Günümüz savaşları bize gösterdi ki sürdürülebilirlik çok önemli. Özellikle ciddi bir düşmanla veya arkasında güçlü devletlerin bulunduğu bir ülkeyle mücadele ediyorsanız savaş uzun bir sürece yayılıyor. Ukrayna-Rusya Savaşı neredeyse beşinci yılına girdi. Çok kısa süreceği düşünülen İran-İsrail/ABD Savaşı’nda ise İsrail ve ABD istedikleri kesin sonucu alamadı, kısa sürede alacak gibi de gözükmüyor. Ukrayna’nın arkasında Avrupa ülkeleri ve ABD, İran’ın arkasında ise Rusya ve Çin gibi güçlü destekçi ülkeler bulunuyor. Bu durum savaşların uzamasına neden oluyor. Tam da bu noktada savaşın maliyeti ve sürdürülebilirliği ön plana çıkıyor.
Geleceğin muharebe sahasının hava, kara ve deniz alanlarında insansız sistemler üzerinden şekilleneceği artık su götürmez bir gerçek. Türk savunma sanayii bu dönüşümü erken safhada okuyup doğru ürünler geliştirdiği için küresel ölçekte ciddi bir avantaj yakaladı; hatta insansız sistemlerde ortaya koyduğu doktrinle dünya harp tarihinde paradigma değiştiren bir güç olarak adını yazdırdı.
Savunma sanayimiz büyük bir atılım içinde ve katıldığı her fuarda dikkat çekici ürün lansmanlarına imza atıyor. Libya, Suriye ve Afrika operasyonlarının yanı sıra Pakistan-Hindistan hava çatışmaları ile Azerbaycan-Ermenistan, İran-İsrail/ABD ve Ukrayna-Rusya savaşlarından çıkarılan dersler, bu vizyonun şekillenmesinde kritik rol oynadı.
Nitekim IDEF 2025’te Roketsan’ın TAYFUN Blok-4, GÖKBORA ve EREN ile ortaya koyduğu stratejik vizyon, SAHA EXPO 2026’daki yeni kamikaze ve otonom sistem lansmanlarıyla farklı bir boyuta taşındı. Fuarda Baykar’ın K2, MIZRAK ve SİVRİSİNEK’i; TUSAŞ’ın GÖLGE ve AYAZ’ı; STM’nin 1.000 kilometrenin üzerinde menzile sahip KUZGUN’u ve TENGİZ’i; ASELSAN’ın ise KILIÇ ve TUFAN sistemleri ilk kez tanıtıldı. TUSAŞ’ın kamikaze, yem hedef ve elektronik harp görevlerinde kullanılabilen 900 kilometre menzilli SÜPER ŞİMŞEK’i ile yaklaşık 700 kilometre menzilli ŞİMŞEK ailesi de bu dönüşümü tamamlıyor.
Bütün bunlar, Türkiye’nin yalnızca pahalı ve sınırlı sayıdaki platformlara dayanmayan; ucuz, feda edilebilir, seri üretilebilir ve sürü hâlinde kullanılabilecek bir insansız sistem ekosistemi kurmaya başladığını gösteriyor.
Bu yazıda geleceğin savaş konseptlerini ucuzluk, etkililik ve sürdürülebilirlik açısından ele alarak mevcut ürünlerimiz üzerinden beklentilerimi paylaşacak ve IDEF 2027’ye yönelik beklentilerimi ifade edeceğim.
En gelişmiş sistem, her zaman feda edilebilir sistem değildir
KIZILELMA ve ANKA-3 başlangıçta insansız olmalarının da etkisiyle riskli görevlerde kullanılabilecek platformlar olarak değerlendirildi. Ancak zaman içerisinde bu araçlara düşük görünürlük, gelişmiş radar, yapay zekâ, elektronik harp, hava-hava muharebesi, hassas vuruş ve insanlı-insansız ortak harekât gibi kabiliyetler kazandırılıyor.
Bu gelişim son derece değerli olmakla birlikte başka bir gerçeği de ortaya çıkarıyor: KIZILELMA ve ANKA-3 kabiliyet kazandıkça daha pahalı, daha karmaşık ve kaybedilmesi daha zor göze alınabilecek sistemlere dönüşüyor. Yani insansız olmaları, otomatik olarak feda edilebilir oldukları anlamına gelmiyor. Yüksek teknolojiye sahip bir KIZILELMA veya ANKA-3’ü basit bir yem hedef olarak kullanmak hem ekonomik hem de operasyonel açıdan doğru olmayacaktır.
Bu nedenle bu platformların önünde uçacak daha küçük ve ucuz sistemlere ihtiyaç vardır. Bir çeşit “mini KIZILELMA” veya “mini ANKA-3” olarak tanımlanabilecek jet motorlu araçlar; düşman radarlarını açılmaya zorlayabilir, hava savunma füzelerini tükettirebilir, elektronik harp gerçekleştirebilir ve gerektiğinde kamikaze saldırısı düzenleyebilir.
ŞİMŞEK, SÜPER ŞİMŞEK, AYAZ, K2, MIZRAK ve SİVRİSİNEK bu yaklaşımın başlangıç noktalarıdır. Ancak aynı anlayışın farklı menzil, hız ve faydalı yük sınıflarına sahip geniş bir ürün ailesine dönüştürülmesi gerektiğini düşünüyorum. Asıl pahalı platformlar geride kalırken ucuz sistemler riski üstlenmeli ve onların önünü açmalıdır.
Daha güçlü AKINCI, KIZILELMA ve ANKA-3 modelleri
IDEF 2027 ve ileriye yönelik önemli beklentilerimden biri, KIZILELMA ve ANKA-3 ailelerinin daha güçlü yeni modellerinin tanıtılmasıdır. Tek veya çift motorlu, toplamda yaklaşık 20.000 libre itki sınıfına ulaşan bu modeller; daha yüksek hız, faydalı yük ve görev kapasitesine sahip olmalıdır.
AKINCI’nın da yaklaşık 12 ton azami kalkış ağırlığına ve 700 kilometre/saat civarında hıza ulaşabilecek yeni bir sürümünün geliştirilmesini bekliyorum. Daha güçlü motorlarla desteklenecek bu model; daha fazla yakıt, mühimmat, radar ve elektronik harp sistemi taşıyarak mevcut AKINCI’nın üzerinde daha ağır bir insansız görev platformuna dönüşebilir.
Ancak böyle bir gelişim yalnızca daha güçlü motorların takılmasıyla gerçekleştirilemez. Kanat, gövde, iniş takımı, aerodinamik yapı ve taşıyıcı sistemlerin de yeni kalkış ağırlığına ve hız hedeflerine göre yeniden tasarlanması gerekir. Bu nedenle sözünü ettiğim platform, basit bir motor güncellemesinden çok AKINCI ailesinin yeni ve daha büyük bir modeli olmalıdır.
Benzer bir beklentim AKSUNGUR için de geçerli. TEI’nin yaklaşık 305 beygir güç üretmesi hedeflenen PD300 motoru bu açıdan önemli bir fırsat oluşturuyor. İki PD300 motoruyla güçlendirilecek yeni nesil bir AKSUNGUR’un mevcut modele göre daha yüksek kalkış ağırlığına ve faydalı yük kapasitesine sahip olması beklenebilir.
Ancak mevcut AKSUNGUR’un yalnızca motor değişimiyle 12 tonluk bir platforma dönüşmesi gerçekçi değildir. Bunun yerine AKSUNGUR tecrübesinden yararlanan, gövdesi ve taşıyıcı yapısı yeniden tasarlanmış daha büyük bir platform geliştirilebilir.
PD300 motorunun ANKA ve TB3 gibi daha küçük platformlara uyarlanması da yük kapasitesi, kalkış performansı ve gemi operasyonları bakımından önemli kazanımlar sağlayabilir. Özellikle kısa güverteden kalkacak TB3 açısından daha yüksek güç; daha ağır mühimmatla kalkış veya daha kısa kalkış mesafesi anlamına gelebilir. Burada asıl beklentim, TEI’nin PD300’ü yalnızca prototip olarak bırakmaması ve güvenilir, seri üretilebilir bir motor ailesine dönüştürmesidir.
KAAN’da çift kişilik sürüm seçeneği
Türkiye’nin en stratejik havacılık projesi kuşkusuz KAAN’dır. KAAN’ın tek kişilik modeli temel muharip uçak ihtiyacını karşılayacaktır. Bununla birlikte çift kişilik bir operasyonel sürümün de değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Çift kişilik KAAN yalnızca eğitim amacıyla kullanılmak zorunda değildir. İkinci pilot; elektronik harp, insansız sistemlerin yönetimi, hedef paylaşımı ve karmaşık hava ve yer operasyonlarının koordinasyonunu üstlenebilir. Gelecekte bir KAAN’ın yanında çok sayıda KIZILELMA, ANKA-3 ve mini jet İHA görev yapacaksa bütün bu sistemleri tek pilotun yönetmesi ciddi bir iş yükü oluşturabilir.
Yapay zekâ bu yükün önemli bir bölümünü azaltacaktır. Buna rağmen özellikle ilk yıllarda çift kişilik bir komuta sürümü, insanlı-insansız ortak harekât açısından ciddi avantaj sağlayabilir. Bu nedenle blok 3 versiyonunun tek kişilik KAAN yerine, onun yanında çift kişilik bir görev ve komuta sürümünün geliştirilmesi daha doğru bir yaklaşım olabilir. 6. nesil savaş uçağından kasıt zaten bu değil mi? Erken aşamada buna geçiş sağlamak bize önemli avantaj sağlar.
Dikey kalkış üzerinde neden daha fazla çalışmıyoruz?
Geleceğin hava platformlarında üzerinde durulması gereken başka bir alan da dikey veya çok kısa mesafeden kalkış kabiliyetidir. Pistler modern savaşlarda ilk vurulacak hedefler arasındadır. Pistlere bağımlı bir hava gücü, savaşın ilk saatlerinde ciddi şekilde sınırlandırılabilir.
Bu nedenle sabit kanatlı insansız sistemlerde dikey kalkış, çok kısa kalkış ve yardımcı roketle kalkış gibi seçenekler üzerinde daha fazla çalışılmalıdır. Her platformun F-35B benzeri karmaşık bir dikey kalkış sistemine sahip olması gerekmez. Daha küçük jet İHA’larda yönlendirilebilir itki, yardımcı kaldırma motorları veya roket destekli kalkış yöntemleri değerlendirilebilir.
Dikey veya çok kısa kalkış yapabilen mini jet İHA’lar yalnızca uçak gemilerinden değil; daha küçük gemilerden, otoyollardan, dağınık kara üslerinden ve geçici konuşlanma alanlarından da kullanılabilir. Böylece düşmanın pistleri vurması hava gücümüzü tamamen devre dışı bırakamaz.
Millî uçak gemisi mi, daha fazla ANADOLU mu?
Millî Uçak Gemisi Projesi Türkiye’nin açık denizlerde güç gösterme ve uzak coğrafyalarda operasyon yapma hedefi açısından stratejik bir projedir. Böyle bir gemiye sahip olmak Türkiye’yi farklı bir deniz gücü seviyesine taşıyacaktır. Ancak mesele yalnızca gemiyi inşa etmek değildir; onu onlarca yıl boyunca işletmek, korumak ve hava grubunu sürekli görevde tutmak da ciddi maliyet doğuracaktır.
Türkiye’nin ekonomik gücü sınırsız değildir. Savunma projeleri belirlenirken yalnızca teknik olarak ne yapabildiğimize değil, neyi uzun süre işletebildiğimize de bakmalıyız. Çünkü bir platformun satın alma maliyeti kadar yakıtı, personeli, bakımı, mühimmatı, eskort gemileri ve modernizasyon giderleri de önemlidir.
Bu nedenle şu soruyu sormamız gerektiğini düşünüyorum: Bir büyük uçak gemisi yerine aynı kaynakla yaklaşık iki-üç TCG ANADOLU benzeri çok maksatlı amfibi hücum gemisi üretmek daha mı etkili olur? Üstelik tek bir uçak gemisiyle kalıcı bir operasyonel kabiliyet oluşturmak da mümkün değildir. Planlı bakım, modernizasyon veya beklenmeyen arıza dönemlerinde bu kabiliyetin tamamen ortadan kalkmaması için en az iki uçak gemisine ihtiyaç duyulacaktır. Bu durum yalnızca inşa maliyetini değil; personel, bakım, eskort gemileri ve hava gücü ihtiyacını da en az iki platform üzerinden değerlendirmeyi gerektirir.
Bu oran açıklanmış kesin bir maliyet hesabı değildir; ancak tartışılması gereken bir maliyet-etkinlik yaklaşımıdır. Üç ANADOLU benzeri gemi, aynı anda Karadeniz, Ege ve Doğu Akdeniz gibi farklı bölgelerde görev yapabilir. Birinin bakımda veya hasarlı olduğu durumda diğerleri göreve devam edebilir. Bu gemiler TB3, dikey veya kısa kalkışlı mini jet İHA’lar, helikopterler, insansız deniz araçları ve çıkarma birlikleri için hareketli üs olarak kullanılabilir.
Büyük uçak gemisinin sağlayacağı hava gücü ve stratejik prestij elbette daha farklıdır. Dolayısıyla mesele uçak gemisinden vazgeçmek değildir. Mesele, Türkiye’nin ekonomik kapasitesi ve gerçek harekât ihtiyaçları içinde tek bir büyük platform ile birden fazla dağıtık platform arasındaki dengenin doğru kurulmasıdır.
Denizlerde mini ve uzun menzilli sistemler
KILIÇ, TUFAN, TENGİZ ve NETA 300 deniz savaşındaki dönüşümün önemli parçalarıdır. Ancak yaklaşık 300-370 kilometre civarındaki erişimler, geleceğin uzun menzilli harekâtları için başlangıç olarak görülmelidir. Aşamalı biçimde 2.000 kilometreye yaklaşan insansız deniz araçları üzerinde çalışılması gerektiğini düşünüyorum.
Bu araçlar yalnızca kamikaze görevinde değil; keşif, gözetleme, mayınlama, elektronik harp, hedef işaretleme ve küçük sualtı araçlarını taşıma görevlerinde de kullanılabilir. TENGİZ benzeri büyük bir insansız sualtı aracının daha küçük keşif ve kamikaze araçlarını hedef bölgeye taşıması, deniz savaşında yeni bir doktrin oluşturabilir.
Mini denizaltılar da bu yapının parçası olmalıdır. TRANÇA ve ÇAMD (Çok Amaçlı Mini Denizaltı) önemli başlangıçlardır. STM500’ün ise tam ölçekli prototip, deniz denemeleri ve envantere giriş takviminin artık daha görünür hâle gelmesi gerektiğini düşünüyorum.
MİLDEN stratejik bir ihtiyaçtır; fakat her görev için binlerce tonluk bir denizaltıyı riske atmak gerekli değildir. Kıyı gözetleme, özel kuvvet intikali, mayın döşeme, liman baskını ve insansız araç taşıma görevlerinde mini denizaltılar daha düşük maliyetli çözümler sunabilir.
GEZGİN’de uzun menzil beklentisi
GEZGİN’in resmî menzili kamuoyuyla paylaşılmış değil. Savunma çevrelerinde 600-800 kilometre civarında değerlerden söz edilse de bunlar kesinleşmiş teknik veriler değildir. Buna rağmen GEZGİN’in farklı bloklarla geliştirilerek 2.000-2.500 kilometre sınıfına taşınması gerektiğini düşünüyorum.
Uzun menzilli bir GEZGİN; kara araçlarından, gemilerden ve denizaltılardan kullanılabildiği takdirde Türkiye’ye ciddi bir stratejik esneklik sağlayabilir. Ancak burada da farklı maliyet ve menzil seçenekleri geliştirilmelidir. Her hedef için en pahalı ve en uzun menzilli füzeyi kullanmak sürdürülebilir değildir.
IDEF 2027 ve sonrasından temel beklentilerim
KIZILELMA ve ANKA-3’ün önünde görev yapacak ucuz ve feda edilebilir yem olarak kullanılabilir mini jet İHA aileleri,
Tek veya çift motorlu, yaklaşık 20.000 libre toplam itki gücüne, 50.000 feet irtifaya ve Mach 1,8 hıza ulaşması hedeflenen yeni nesil ANKA-3, KIZILELMA,
Yaklaşık 12 ton azami kalkış ağırlığına ve 700 kilometre/saat civarında hıza sahip yeni nesil AKINCI TİHA,
TEI Genel Müdürü Mahmut Akşit tarafından geliştirildiği ifade edilen PD300 motorunun en azından çalışır prototipinin tanıtılması,
PD300 motorlu, faydalı yük kapasitesi artırılmış yeni bir AKSUNGUR veya bu tecrübeye dayanan daha büyük bir platform,
PD300’ün ANKA ve TB3 gibi platformlara uyarlanmasına yönelik çalışmalar,
KAAN’ın çift kişilik görev ve insansız sistem komuta sürümü prototip çalışması,
Dikey veya çok kısa mesafeden kalkabilen jet motorlu insansız hava araçları,
Baykar’ın K2, MIZRAK ve SİVRİSİNEK sistemlerinin daha uzun menzilli ve farklı görevler üstlenebilen yeni sürümleri,
TUSAŞ’ın ŞİMŞEK, SÜPER ŞİMŞEK ve AYAZ ailelerinin gelişmiş yeni modelleri,
STM’nin KUZGUN, ALPAGU-B ve TIRPAN kamikaze sistemlerinin farklı menzil ve harp başlığı seçeneklerine sahip yeni sürümleri,
GEZGİN’in 2.000-2.500 kilometre sınıfına ulaşması hedeflenen uzun menzilli yeni bloku,
ASELSAN’ın TUFAN, STM’nin YAKTU ve MKE’nin PİRANA kamikaze insansız deniz araçlarının daha uzun menzilli ve sürü kabiliyetli yeni modelleri,
Kamikaze sistemlerden ayrı olarak; ULAQ, MARLİN SİDA ve benzeri insansız deniz araçlarının keşif, gözetleme, denizaltı savunma, elektronik harp ve silahlı görevler gerçekleştirebilecek yaklaşık 2.000 kilometre operasyonel erişime sahip yeni sürümleri,
KILIÇ ailesinin daha uzun menzilli ve farklı görev yükleri taşıyabilen yeni sualtı modelleri,
TENGİZ’in NETA 300 ve daha küçük kamikaze sualtı araçlarını taşıyıp hedef bölgesine bırakabileceği geliştirilmiş sürümü,
STM500’ün operasyonel prototipi ile TRANÇA ve ÇAMD’nin geliştirilmiş sürümleri.
Bütün bu sistemlerin ortak özelliği yalnızca insansız olmaları değil; düşük maliyetle seri üretilebilmeleri, ortak bir komuta ağı üzerinden koordineli çalışmaları, kaybedildiklerinde kısa sürede yenilerinin üretilebilmesi olmaları ve kullanım alanlarına göre uzun menzil, yüksek irtifa, yüksek hıza sahip olmaları.
Sonuç
Türkiye’nin savunma sanayiinde elde ettiği başarı küçümsenemez. Ancak geleceğin savaşında başarı yalnızca en ileri teknolojiye sahip birkaç ürün geliştirmekle ölçülmeyecek. Bu ürünlerin kaç adet üretilebildiği, kaybedilenlerin ne kadar sürede yenilenebildiği ve ülke ekonomisinin bunları kaç yıl boyunca işletebildiği belirleyici olacaktır.
KIZILELMA, ANKA-3, KAAN, MİLDEN ve Millî Uçak Gemisi stratejik güç için gereklidir. Fakat bu sistemlerin yanında daha küçük, ucuz, dağıtık ve seri üretilebilir platformlar bulunmalıdır. Büyük platformlar komuta ve caydırıcılık sağlarken mini sistemler riski üstlenmeli ve savaşın sürekliliğini sağlamalıdır.
Çünkü uzun süren bir savaşta yalnızca en gelişmiş sisteme sahip olup olmadığınıza değil, savaşın beşinci yılında hâlâ kaç platform üretebildiğinize ve bunların işletme maliyetini karşılayıp karşılayamadığınıza bakılır.
Türkiye insansız sistemlerde dünyaya bir paradigma değişimi yaşattı. Şimdi bu başarının ikinci aşamasına geçme zamanı: ülkenin ekonomik gücüyle uyumlu, daha küçük, daha ucuz, daha uzun menzilli ve çok daha fazla sayıda üretilebilen sistemler.
Bana göre geleceğin harp sahasında asıl farkı oluşturacak güç tam olarak budur.







