Suriye-YPG-ABD bağlamında kopan Türkiye-ABD ilişkileri, 15 Temmuz darbe girişimi ile zirveye ulaştı. Bu kopuş, beraberinde Türkiye-Rusya-İran arasında etkin bir ilişki ağı oluşturdu. Rusya ve İran bu ilişki ağını yeterince sağlıklı değerlendiremedi. Türkiye’nin kaygılarını dikkate alarak, ortak bir gelecek inşa etmek yerine, bunu bir fırsata çevirmeyi tercih ettiler. Halbuki bu ilişki, hem Rusya hem de İran için Türkiye’nin ihtiyaç duyduğundan daha fazla anlam ifade ediyordu. Bu ihtiyacı iki şekilde teyit ettik: Suriye devrimi ve İran-İsrail savaşı ile.
Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı bizim için birçok anlamda dönüm noktası oldu. ABD’ye Türkiye’nin önemini hatırlattı. Aynı zamanda Türkiye’nin tahammül sınırları, Rusya ve İran’ın fırsatçılığı tarafından fazlasıyla zorlandığı bir dönemdi. Ukrayna-Rusya savaşı; ABD ile eski müttefiklik ilişkisini yeniden kurmak için Türkiye’ye ciddi fırsatlar sundu. Türkiye de bu fırsatları değerlendirerek ciddi adımlar attı.
Trump’ın seçilmesi, Suriye devrimi ilişkileri güçlendirmek için Türkiye’ye önemli bir imkân sağladı ve biz de bu imkânı çok iyi değerlendirdik. Aslında bu imkan eksen tartışmaları bağlamında bir tercih idi. ‘Tercih idi’ diyorum çünkü Suriye’de Beşar Esad yönetiminin ve direniş ekseninin çökmesinin Ortadoğu’ya maliyetini, Türk dışişleri ve strateji uzmanlarının analiz edememesi benim kabul sınırlarım dışında. Şimdi bu maliyeti İsrail-İran savaşı ile iliklerimize kadar yaşıyoruz.
Şimdi gelelim ABD-Türkiye ilişkileri bağlamında, Türkiye-İsrail savaşı ihtimali var mı yok mu sorusunun cevabını analiz etmeye. Bazı siyasetçi ve yorumcuların savaş ihtimali üzerine oluşturmak istedikleri kamuoyu çabalarına baştan söyleyeyim, ben katılmıyorum ve bunu imkân dahilinde de görmüyorum. Bunu birkaç yaklaşımla açıklayacağım:
- ABD-Çin gerilim hattı,
- Jeostratejik konum,
- Uluslararası ilişkiler,
- Ekonomik ve askeri kabiliyetler. Bu dört unsuru birbirinden bağımsız değerlendirmek ayrıştırmak zor olduğundan, harmanlayarak olaya açıklık getireceğim.
Sırasıyla inceleyelim: ABD-Çin gerilim hattı bağlamında olaya yaklaşırsak, Çin askeri, ekonomik ve teknolojik anlamda ABD’yi zorlamaya başladı. Her ne kadar ABD hala bu mukayeselerde üstün konumda olsa da, Çin’i kontrol altına almazsa, yakın gelecekte (20-30 yıl) ciddi risklerle karşı karşıya kalacağının farkındalığıyla hareket ediyor. Dünyada hegemonik güç olmanın üç unsurunu (askeri, ekonomik, teknolojik) da Çin bünyesinde barındırma yolunda ciddi mesafeler katetmiş durumda. Bu da ABD’yi tehdit algısına itiyor. Bunlardan en önemlisi ise askeri üretim kapasitesi ve askeri kabiliyetleri. Çin’in askeri üretim kapasitesi ve kabiliyetleri Rusya’yı da dikkate aldığımızda ABD ve müttefiklerini ciddi manada zorlayacak seviyede. Bu da küresel enerji ve lojistik alanlarında ABD’yi ciddi zorladığı gibi ABD’nin Hegomonik etkisini de kırıyor. Bu bağlamda Türkiye’nin de askeri üretim kapasitesi, göz ardı edilmeyecek kadar kıymetli hale geliyor.
Jeostratejik açıdan yaklaşırsak, Türkiye Orta Asya, Ortadoğu, Afrika ve Avrupa’nın kesişim noktasında; hem hava trafiği, kara ve deniz trafiği açısından önemli bir noktada. Türkiye önemli lojistik geçiş güzergâhlarından biri olması ve enerji nakil hatlarındaki jeostratejik konumumuz, ABD müttefikliği için bizi, kıymetli bir konuma taşıyor. Buna sosyolojik açıdan din, kültür bağları ve Çin’in müttefikleri ile olan ilişkilerimizi de kattığımızda, önemimiz bir kat daha da artıyor. Bu coğrafyada Türkiye ile müttefiklik ilişkisi, kaybettirmez kazandırır.
Ekonomik açıdan yaklaştığımızda, 600 milyar doların üzerinde bir ticaret hacmine sahibiz. Üretim kapasitemiz, özellikle Avrupa’ya yakınlığımız, teknolojik ve tarımsal kapasitemiz bizi Avrupa için kıymetli kılıyor. Türkiye küresel tedarik zincirinin mihenk noktalarından biri. O yüzden Türkiye’de oluşabilecek bir karmaşa, altyapısındaki çökme, uluslararası tedariği de önemli derecede etkiler. Özellikle Avrupa’nın üretim kabiliyetlerini etkileyecek jeostratejik konuma ve etkiye sahibiz. Bu etkinin aynı zamanda ABD’yi etkilemeyeceğini düşünmek yanlış olur. Tedarik zincirindeki konumuzu güçlendirme çabalarımız, stratejik bağımlılığı önemli ölçüde arttıracaktır. Zaten çabalıyoruz da. Irak Kalkınma Yolu ve Orta Koridor bunların en önemlileri.
Son olarak askeri açıdan yaklaştığımızda, Türkiye-İsrail savaşı iki ülkeye de ciddi hasarları olabilecek bir savaş olur. Türkiye askeri anlamda güçlü kabiliyetlere sahip. Kağıt üstünde İsrail’in askeri kabiliyetleri Türkiye’den daha fazla olsa bile, pratik tecrübeler göstermiştir ki bizim askeri yeteneklerimiz de azımsanmayacak derecede etkilidir. Bu savaş iki ülkenin askeri kabiliyetleri önemli derecede hasara uğratır. Aynı zamanda Akdeniz jeopolitiğini de önemli derecede etkiler. Savaşın sıçrama ihtimali de yüksek, Yunanistan aportta bekliyor. ABD; hem bu riskler sebebiyle hem de iki ülkenin askeri kabiliyetlerini avantaj olarak kullanmak varken niçin dezavantaja çevirmeyi istesin. Tabii ki bu savaş riskini azaltıyor ama bizim zorlamalara ve baskılara maruz kalmayacağımız anlamına gelmiyor.








