23 Nisan tarihli 6.2 şiddetindeki deprem bizi korkuttu. Yaklaşık 20 yıldır büyük İstanbul depreminden bahsediliyor. Popüler jeoloji profesörleri tarafından öngörülen deprem büyüklüğü, zaman içerisinde 8’li rakamlardan 7’li rakamlara doğru revize edildi. Sadece bir kişi, Prof. Şener Üşümezsoy, bu deprem büyüklüğünün en fazla 6-6.5 arasında olabileceğini tahmin etmişti. Prof. Şener Üşümezsoy’un geriye dönük birçok videosunu izledim. Silivri depremi konusundaki geçmiş ifadeleri, bugün gerçekleşen deprem büyüklüğü ile örtüşüyor.
Prof. Şener Üşümezsoy’un, “Neden bu kadar yüksek şiddette ve korkutucu deprem senaryoları çiziliyor?” sorusuna verdiği cevap ise: rant. Şimdi bu rant konusuna, onun bıraktığı yerden devam edelim.
Deprem korkusu hem iktidarın hem muhalefetin işine yarıyor. Ama bunu anlamak için siyasetin finansmanında müteahhitlerin katkısını gözden kaçırmamamız lazım. Müteahhitlerin, iktidarıyla ve muhalefetiyle oluşturduğu lobi gücünü görmek lazım. Bunun sonucu olarak da müteahhitlik hizmetlerine ya doğrudan ya teşvikle ya da kredi yoluyla müthiş kaynak aktarılıyor. Bu hizmetten yararlanan vatandaş içinse ciddi bir fırsat doğuyor; bu sebeple onlar da memnun. Peki ya yararlanmayanlar? Onlar da müthiş bir propaganda altında bu hizmetlerin yapılmasına olumlu destek veriyor ve hatta destekliyorlar.
Bu desteklerden yararlanmayan tuzu kurular için ise zaten hiç sorun yok. Onların bu imkânlara ihtiyacı yok, böyle bir arayışları da yok. Ya garibanlar? Hiç sorgulayan yok. Hayatı boyunca dürüst bir şekilde çalışmış, hayatın ağır yükü altında ancak geçimini sağlamış, dürüst olduğu için herhangi bir devlet hazinesine gecekondu kondurup sonradan gayrimenkul sahibi olmamış gariban vatandaş. Bunların sayısı, fırsat ve imkânlardan yararlananlardan katbekat fazla. Sessiz ve kaderine razı!
Kimse de sorgulamıyor, devlet destekli gayrimenkul imkânının bir mağdurun hakkının başka bir mağdura fırsat olarak sunulduğunu. Devlet, deprem gibi yıkıcı etkisi olan bir felaket karşısında tabii ki kimseyi mağdur etmemeli. İmkânlar çerçevesinde ihtiyaçlarını sağlamalı ve bu mağduriyeti gidermelidir. Ama işin zırt dediği nokta: gayrimenkul sahibi yapmak! Bu bir servet transferidir. Burada siyaset kazançlı, müteahhit kazançlı, inşaat sektörü kazançlı, depremden zarar gören kazançlı. Bir de deprem bahanesiyle ucuz kredi ve değişik imkânlar tanınan vatandaşlar kazançlı.
Kaybeden ise dürüst, hayatın zorluklarına göğüs geren, ne kadar çabalarsa çabalasın sadece ve sadece geçimini sağlayan, asla gayrimenkul imkânı elde edemeyecek gariban vatandaşlar.
Şöyle bir soru sorulduğunu hisseder gibiyim: Peki, depremde açıkta kalan insanları ne yapacağız?
Tabii ki onları mağdur etmeyeceğiz. Yiyecek, içecek ve barınma ihtiyaçlarını gidereceğiz. Yiyecek, içecek açıklamaya muhtaç değil; herkesin kafasında oturuyordur. Barınmaya gelince, burası açıklamaya muhtaç: konteyner en iyi çözüm. Maliyeti bir ev maliyetinin 20’de biri. Taşınabilir ve iyi muhafaza edilirse küçük tadilatlarla birçok depremde kullanılabilir.
Devlet imkânlarını barınmadan ziyade, deprem bölgesindeki iş hayatını canlandırmaya harcamalı. İş hayatı canlanırsa gelirler artar, artan gelirlerle de yaşamın yeniden kurulması sağlanır. Kendi kendine yeterli hale gelen deprem mağdurlarından boşa çıkan konteynerler ise hâlâ imkân elde edemeyen, mağdur, sıkışık yaşayan geniş ailelere verilerek onların da konforu artırılır.
Burada konunun başında ifade ettiğimiz Prof. Şener Üşümezsoy’un, “Niçin bu kadar abartılıyor?” sorusuna verdiği rant cevabına, ben bu cevaba bir de dış etkenler ilavesini yapmak istiyorum. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler, hele bizim gibi jeostratejik öneme sahip olan bir ülkeyi dış etkenlerden bağımsız değerlendirmek doğru olmaz. Türkiye’de aydın ve bilim insanlarının ne kadar dış etki altında kaldığını açıklamama gerek yok sanırım. Ya bilerek, ya bilmeyerek ya da popülaritenin etkisi altında “depremi köpürtme” davranışı sergilemiş olabilirler. Bu deprem köpürtmesi, maalesef sınırlı kaynaklara sahip ülkemizi inşaat gibi kısır döngülü sektörlere imkânlarını aktarmaya teşvik ediyor. Eğer bu kaynaklar, geleceğin vizyonu olan sektörlere aktarılsa, bu konudaki girişimciler desteklense, ülkemiz geleceğin dünyasında gelişmiş, zengin ülkeler arasında yerini alır diye düşünüyorum.








