Başlıktan da anlaşılacağı gibi bu bir devam yazısıdır. İlk yazımızda ifade ettiklerimizi özetlemek gerekirse, deprem şiddetini köpürtmenin ve topluma korku salmanın rant dönüşümüne etkisi üzerineydi. İşin özü, özellikle akademik unvan sahibi deprem uzmanlarının, uluslararası etkilerden hareketle bilerek veya bilmeyerek topluma deprem korkusu salmaları, Türkiye’nin kıt kaynaklarının inşaat sektörüne aktarılmasına sebep oluyor. Bir önceki yazıda, bu durumun iktidarıyla muhalefetiyle siyasi iradeyi, kaynak kullanarak iş yapan müteahhitleri ve gayrimenkul sahiplerini memnun ettiğini belirtmiştik. Buna karşılık, kaynağın inşaat sektörüne değil de özellikle yapay zeka, robotik, yazılım, kuantum ve uzay teknolojilerine aktarılmasının Türkiye’nin geleceğini kurtaracağını, modern, gelişmiş, müreffeh bir ülke olacağını ifade etmiştik.
Bu yazımızda ise diyelim ki deprem riskini kabul ettik ve binaları dönüştürmeye karar verdik. Bunun için ciddi bir seferberlik ilan ettik, tüm imkân ve kabiliyetleri deprem dönüşümüne aktarmaya karar verdik. Mevcut aktarım zaten yeterince fazla iken bunu birkaç misline çıkardık, peki dönüşümde başarılı olacak mıyız, hadi gelin bunu sorgulayalım.
Birincisi, bu imkânı kullanarak sorunu çözecek bir inşaat sektörüne sahip miyiz değil miyiz onu irdeleyelim. Ne kastediyorum? Bu binalar, parasal imkân sağlandığında gökten zembille inmeyecek. Bu binaları dikmek için gerekli meslek erbabına ihtiyacımız var. Demirci, kalıpçı, sıvacı, fayansçı ve benzeri meslek erbabı; sizce yeterince sahip miyiz? Zaten 12 yıllık mecburi eğitim ve meslek lisesi yetersizliği sebebiyle ustalık gerektiren, sadece inşaat değil, tüm iş alanlarında çalışacak ciddi bir usta açığımız var. Çıraklık, kalfalık kültürü zaten yok oldu. Yaşlanarak veya emekli olarak sektörden ayrılma sebebiyle azalan bir iş gücünden bahsediyoruz. Ayrılanların yerine yenisini koyamıyoruz. Geçmişte en kolay eleman bulan inşaat sektörü, artık ustalar ve hatta ameleler ile randevu ile çalışılıyor. Bunun için istatistiksel çalışmaya bile gerek yok; yaşayarak rahatlıkla gözlemleyebiliyoruz. İşte bu yüzden istediğimiz kadar kredi, hibe imkânı sağlayalım, iş gücü ihtiyacını gidermediğimiz sürece deprem dönüşümünü çok kısa sürede sağlamamız imkânsız.
İnşaat sektörünü etkileyen yalnızca iş gücü değildir. Biz bu dönüşümlerin tamamını devlet eliyle yapamayız. Müteahhitlik hizmetlerine ihtiyacımız var. Bu hizmet de kâr ve kazanç üzerine odaklı, neticede ticari bir kuruluş. Kazanç için makul fiyata satış, bu satış için de istikrarlı bir ekonomi gerekli. İster dışsal şoklar olsun, tabii ki daha çok içsel şoklar sebebiyle ekonomimiz sürekli dalgalı. Bu dalgada müteahhitlerin iş yapma yetenekleri zorlanıyor; bu zorlanmalar sebebiyle konut üretiminde ciddi düşüşleri geçmişte gördük. Konkordato ilan edenler, yarıda bırakanlar, batan şirketler, zarar gören taşeronlar ve diğer mağdurları defalarca gördük. İnşaat sektörü, Türkiye’nin lokomotif sektörü olması nedeniyle yarattığı dip dalgalar, kısır döngüye giren ekonomik faaliyetler ve krizlerle sonuçlanıyor. Bunları defalarca, son 25 yılda gördük, yaşadık. Daha önceki yıllarda da bu krizleri defalarca görmemize rağmen, son 25 yıl ifadesini kullanmamın nedeni, konumuzun deprem ve 1999 depreminin referans olmasıdır.
Konuyu bir de rakamlar ile irdeleyelim. 2001 ve sonrası İstanbul’da yaklaşık TÜİK rakamı 2.200.000 yeni konut yapılmış. Bunların yaklaşık %40’ı yerinde dönüşüm, %60’ı yeni konut olduğunu varsayabiliriz. Yerinde dönüşüme uğrayan konut sayısı yaklaşık 880.000’e denk geliyor. İstanbul’un kuzeye doğru büyüdüğünü, yeni yerleşime açılan bakir alanların kuzeye doğru yoğunlaştığını istatistiksel rakama dayanmadan dahi rahatlıkla gözlemleyebiliyoruz. Bu manada toplam yeni yapılan bina sayısına göre yerinde dönüşüme uğramış 880.000 konut rakamı iyimser bir rakam dahi sayılır. Gene TÜİK rakamı yaklaşık 2.200.000’e yakın konut dönüşmeyi bekliyor. 24 yılda yaptığımız dönüşüm ortada, kalan 2.200.000 konutu hızlı bir dönüşüme tabi tuttuğumuzu düşünelim. Tüm kanuni zorlamaları yapsak, boş arazilere bina yapımını yasaklasak veya boş arazilere sadece transfer şartı ile bina yapımına izin versek dahi, en erken 20 yıl sürer. Bu da siyasi ve rantsal sebeplerle imkânsız bir şey. O yüzden en iyi senaryo ile 40 yıl sürer; üstelik ülkenin geleceğini ipotek altına almayı göze alarak ve ciddi bir kaynak ayırarak. Samimiyetle ifade ediyorum, destek versek de vermesek de, akışına bıraksak kendi doğal ivmelenmesiyle bu dönüşüm zaten 40 yıl sürer. O yüzden kaynaklarımızı inşaat sektörü yerine ekonomimizi güçlendirecek, doğru yerlere kaynak transferi yapsak, onun sağladığı ekonomik birikimle, yarattığı zenginlikle daha hızlı bir dönüşüm yaparız. Ayırdığımız her kaynak, ülkenin geleceğinden çaldığımız bir kaynaktır. Denilebilir ki, ne kaynak ve imkânları kredi, teşvik, hibe yoluyla harcıyoruz, deprem gibi can kaybı yaratacak bir alan için mi çok görüyorsun? Bu başka bir yazının konusu, maalesef kıt kaynaklarımızı kredi, teşvik, hibe yoluyla doğru yerlere kanalize etmemek Türkiye’nin kaderi gibi bir şey. Türkiye’de kaynak yönlendirmesini belirleyen siyaset ekosistemi, tecrübeyle sabittir ki iktidarıyla muhalefetiyle %90 oranında kişisel menfaatlere dayanıyor.
Bu dönüşüme direnecek olanları da dikkate almamak ve hatta siyasilerin dikkate almaması zor olan ayrı bir konu. Bu direncin tarafı ise vatandaşlar. Bu direncin bir kısmı imkânsızlık, büyük bir kısmı ise fırsatçılık, doyumsuzluk ve benzeri sebeplerle olacağını tahmin etmek zor olmasa. Tüm bunları dikkate aldığımızda dönüşüm zor ve meşakkatli bir süreç ve ayrıca Türkiye’nin geleceğini ipotek altına alacak kaynağa ihtiyaç duyan bir süreç. Peki deprem gerçeğini dikkate almayacak mıyız? Tabii ki alacağız. Tavsiyelerimin siyasi sebeplerle ciddiye alınmasını imkânsız gibi görsem de birkaç önerim olacak. Mutlak manada risk kategorizasyonu yapmalıyız. Elimizdeki kıt imkânları rant elde etmek isteyenlere değil, gerçek ihtiyaç sahiplerine sağlayacak bir yasal düzenleme yapmalıyız. Yarısı bizden gibi genel kampanyalar yerine gerçek ihtiyaç sahiplerine imkân sağlamalıyız. Olası depremden en çok etkilenecek yalnız yaşayan yaşlı ve ekonomik imkânı kısıtlı vatandaşlar önceliğimiz olmalı. En önemlisi, sağlayacağımız kredi ve imkânları gene sektörün kendisinden sağlamalıyız. Nasıl yani diye sorarsanız? İmar artışları ve emlak vergileri ile yapmak en doğru çözüm olur. Tabii imar artışı derken riskli dönüşüm bölgelerinde ve dönüşümü zor olan yapılarda olmalı, genele matuf bir imar artışı değil. Daraltılmış kısıtlı alanlar ve ticari anlamda müteahhitlerin tercih etmeyeceği kısıtlı alanlar olmalı. Yoksa zaten dönüşümü kolay ve kârlı iki katlı bina yerine, 30-40 dairelik bina yapma imkânı sağlayacak bir imar artışı olmamalı. Vergide lüks konutlardan sağlanmalı. Neticede tamamen risk analizine dayalı ve ekonomik gerçekliğe dayalı bir dönüşüm modeli olmalı diye naçizane düşünüyorum. Deprem riskinin abartılması nedeniyle, sınırlı kaynakların genel bir teşvik ve kredi modeli kullanıma sunulması; yoksul kesimlerin konut edinme haklarını göz ardı etmekle kalmıyor, Türkiye’nin geleceğini de tehlikeye atıyor. Bu durum, bir yandan adaleti zedelerken, diğer yandan ülkenin teknoloji ve bilim gibi kritik alanlara daha fazla yatırım yapma imkânını elinden alıyor. Türkiye’ye zarar vermek ve geleceğini ipotek altına almak isteyen uluslararası güçler için deprem riskinin köpürtülmesi bulunmaz bir nimet gibi gözükmüyor mu? Batılılaşma kompleksiyle hareket eden, akademik unvanlara sahip yüzlerce bilim adamı ve akademisyen varken, bu gerçeği görmezden gelmek mümkün değil. Deprem risk analizine bir de buradan bakalım!!!









