Son iki makalemizde Eurofighter Typhoon alımını ve F-35 savaş uçağını mercek altına almıştık. F-35’in düşük radar izi sayesinde bir "hayalet uçak" haline geldiğini, bu sayede rakiplerini 250 kilometreden radarında tespit edebilirken, kendisinin ancak 15-30 kilometre gibi çok yakın mesafelerden (veya belirli arka/üst yan açılardan maksimum 45-90 km’den) görülebildiğini vurgulamıştık. Bu özellikleri, onu savaşın kaderini belirleyen bir "oyun değiştirici" yapıyor.
Dolayısıyla, "uzaktan gören ama görünmeyen" bir uçak olarak F-35, hava-hava savaşlarında muazzam bir avantaja sahip. Unutulmamalıdır ki savaşlar, öncelikle hava hakimiyeti üzerinden yürür. Düşmanın hava kuvvetlerini ve direncini kırdıktan sonra, ikinci aşama olarak yer radar sistemlerini imha etmeye başlarsınız. Hava savunması çökertilen bir ülkeyi havadan rahatlıkla vurarak savaşta kesin bir üstünlük elde edersiniz.
Rusya-Ukrayna savaşının bu kadar uzun sürmesinin temel sebebi de budur. Rusya, Ukrayna üzerinde tam anlamıyla hava üstünlüğü kuramadı. Çok güçlü bir kara ordusu olmasına rağmen, hava hakimiyetini sağlayamadığı için Ukrayna’yı hala işgal edebilmiş değil.
Benzer bir durum, Hindistan-Pakistan arasındaki kısa süreli hava çatışmasında da gözlemlendi. Eğer Hindistan o hava savaşında boyunun ölçüsünü almasaydı, muhtemelen Pakistan üzerine daha zorlayıcı yöntemlerle gidecek ve saldırılarını artıracaktı.
Uzmanlara göre Pakistan, bu çatışmada hava savaşına yeni bir konsept kazandırdı. Uzun menzilli füzelerini AWACS (Havadan Erken İhbar ve Kontrol) uçakları üzerinden yönlendirdi. Geniş çapından dolayı burun radarı güçlü olan Çin menşeli PL-15 füzeleri, 10-15 kilometre gibi menzillerden Hindistan uçaklarına kilitlendi. Sonuç olarak Hindistan, bu hava muharebesinde 5 savaş uçağını kaybetti. Burada AWACS uçağından radar yönlendirmesi yapmak, hava savaşlarında fark yaratan yeni bir doktrindi. Ancak unutulmamalı ki, Hindistan’ın Fransız Rafale uçakları da, Pakistan’ın JF-17 ve Çinli J-10 uçakları da 4.5 nesil olup yaklaşık 250 kilometreden tespit edilebilmektedir. Pakistan farkı "savaş konseptiyle" yarattı. Ancak bir F-35’e karşı bu konseptle saldırı yapamazsınız; çünkü onu göremezsiniz.
Yine bir önceki yazımızda, zayıf hava kuvvetleri karşısında İsrail’in İran’a nasıl rahatça hava saldırıları yaptığını hatırlatmıştık. Benzer şekilde Suriye’de tüm askeri altyapıyı havadan yok ederken; Lübnan’da sivil ayrımı gözetmeden, Gazze’de ise soykırıma varacak şekilde havadan bombardıman yaparak bölgeyi büyük bir insani dramla baş başa bıraktığını üzülerek izledik.
Tüm bu değerlendirmeler ışığında, Türkiye’nin F-35 programı dışında kalmasının nasıl bir güvenlik zaafiyeti oluşturduğunu sizlerin takdirine bırakıyorum. F-35 alımı maalesef bir çıkmaza girdi. Peki, yerini doldurmak mümkün mü? Bana göre bu, ancak ve ancak 2030’lara geldiğimizde kısmen mümkün olabilecek. Herkesin aklına KAAN savaş uçağı gelebilir fakat onun için henüz çok erken. Ben bu konuda Bayraktar Kızılelma ve TUSAŞ Anka-3’ün daha ciddi ve hızlı bir katkı sağlayacağını düşünüyorum; ki bu da bir sonraki makalenin konusu olsun.
Bu bağlamda Eurofighter Typhoon alımının önemine değinmiştik. Şurası netleşmeli: Eurofighter, F-35’in yerini asla ve asla dolduramaz. Ancak F-35’ten daha yüksek irtifada uçuş karakteristiğine sahip olması, rakibini tedirgin edecek önemli bir özellik. Daha önceki analizimizde belirttiğimiz gibi; Eurofighter, güçlü CAPTOR radarı ile F-35’i değişik açılardan 45-90 km gibi mesafelerden tespit edebilir. Bu tespit yeteneği, F-35 pilotunu ürkütmeye yetecektir. Bu durumun, hava-hava savaşında en azından elimizdeki diğer savaş uçaklarına kıyasla bize bir avantaj sağlayacağını ifade etmek isterim.








