Maalesef ömrümün çoğu, hele gençliğim, ya otoriter ya da vesayet gölgesindeki hükümetlerin yönetiminde geçti. Yaşadığım süreçlerin canlı şahidi olarak söyleyebilirim ki, otoriterlik hiçbir iktidara kalıcılık sağlamamıştır. Otoriterlik, tarihin sayfalarına kötü bir anı olarak yazılmıştır.
Bu makale, 1980-2010 arasındaki otoriterlik süreçlerini inceleyerek ve dönemi değerlendirecektir.
12 Eylül dönemi ile başlayalım. 12 Eylül, başlangıçta anarşi döneminin sonu ve bir kurtuluş olarak görüldü. Dönemin cunta yönetimi komutanı Kenan Evren’in mitingleri hıncahınç doluydu; müthiş bir insan sevgisi vardı. Ancak seçimlerde işaret ettiği aday Turgut Sunalp seçilemedi. Yerine, daha sempatik, özgürlükçü söylemlere sahip, dönüşüm ve değişimden bahseden Turgut Özal seçildi. Peki, neden? Çünkü cunta yönetiminin topluma yansıması, halkın beklentileriyle örtüşmedi. Ülkücü, solcu aydınların, siyasetçilerin cezaevi işkence anıları hâlâ dillerde. Metris, Mamak, Selimiye askeri kışlası, siyasi mahkûmların hatıratlarında derin izler bırakan hapishanelerdi. Diyarbakır Cezaevi, zulmün sembolü olarak bugün dahi hafızalarda. Baskı, sindirme ve idama giden yargılamalar toplum tarafından hoş görülmedi. O dönemin medyası, kısmen cunta yönetiminin baskısıyla, kısmen de bile isteye eften püften suçları o kadar allayıp pullayıp algı yönetimi ile topluma sunsa da, kimse inanmadı; sadece inanmış gibi yaptı. Günlük yaşam karmaşasına kendini kaptırmış, hayat mücadelesi veren, sabretmeyi bilen insanların sessiz direnişi, maalesef algının algısını yarattı. Sonuç, algıyı yaratmaya çalışanlar açısından hüsran! Tabii bir de dönemin kaymağını yiyen "ballı tabaka"... Onlar zaten azgın bir şekilde bu tiyatroya sahip çıkıyorlardı. Onların tek derdi, krizi fırsata çevirmekti.
Ne oldu? Kapatılan partiler, yasaklanan siyasetçiler yeniden siyasi arenaya döndü. Yeniden halkın teveccühüne mazhar oldular. Kendini zorunlu olarak cumhurbaşkanı seçtiren Kenan Evren, ömrünün sonunda yargılandı; rütbeleri söküldü; ismi verilen tüm yerlerden bir bir silindi ve tarihe, karanlık bir iz bırakmış şahıs olarak adını yazdırdı.
1980’ler, Özal dönemi, kısmi özgürlüğün tadına varıldığı kısa bir zamandı. Özgürlüğün tadına varıldı derken yanlış anlaşılmasın: Askerî cunta yönetimine göre göreceli özgürlük vardı; yoksa vesayet, iktidara rağmen bütün baskısıyla devam ediyordu. 141., 142. ve 163. maddelerden yargılamalar, hapisler ve cezalar havada uçuşuyordu. Ancak askerî cunta dönemi o kadar baskıcı ve insan onuruna yakışmayan onlarca içeriğe sahipti ki, vesayet baskısına rağmen Özal dönemi özgürlükçü bir dönem olarak toplumda karşılık buldu. Çünkü Özal ve ekibi, vesayetçi askerî-sivil bürokrasi ve medyaya rağmen topluma bu özgürlükçü havayı verdi. Bu baskıyı oluşturan anayasa ve yasaların değişimi konusundaki çabaları netti ve bu çabalar her seferinde Kenan Evren’in Cumhurbaşkanlığı anayasal vetosuna takıldı.
Gelelim Özal sonrası doksanlar ve sonrasına. Maalesef, iktidar değişimi, vesayeti savunan bir askerî-sivil bürokrasiyle kucaklaşınca ortalık tekrar toz duman oldu. Hele doksanların sonu, 28 Şubat, yüz karası bir dönemdi. O dönemin tüm kurumları, askerî vesayeti topluma iliklerine kadar zorla empoze etti. Üniversite kapılarında "başörtü avcısı" öğretim üyeleri, gazeteciler, siyasiler, yargı unsurları, bürokratlar hiç utanmadan boy gösteriyordu. Geçmişin mağdurları Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit, maalesef dönemin vesayetine sahip çıkan sembol siyasetçiler oldular. Yaptıkları onca güzelliği çirkinleştirerek ve tarihe olumsuz izler bırakarak siyasi ömürlerini tamamladılar.
Ana akım medya, tek tip insan modelini, topluma baskı, şiddet ve zorlamayla empoze etmeye çalışan askerî-sivil bürokrasiyi canhıraş destekliyordu. Ve ayrıca aynı medya, özgürlükçü yazarlara ve düşünürlere 'terörist' etiketiyle, devleti yıkmaya çalışan unsurlar olarak topluma göstermesi çabası içindeydi. Toplum ise bu algıya inanmaya zorlanıyordu; tam bir psikolojik harp! Kemalist şövalyelerin psikolojik saldırısı altında, "tek tip insan" olmaya zorlanan bir yaşam...
Milli Görüş ve Kürt kimlik siyasetini temsil eden partiler ardı ardına kapatılarak; aydınları da yargı ve hapis cezaları ile bu baskıcı vesayeti iliklerine kadar hisseden kesimlerdi. Dile kolay!
Sakın ola ki bugün kendilerini özgürlükçü söylemlerle kamufle eden o dönemin artıklarına aldanmayın. Hâlâ ellerine fırsat geçse, aynı zulmü yine hiç acımadan uygularlar. Maalesef, hâlâ bazı spesifik olaylar ve konular karşısında bu karanlık zihinlerini ortaya döküyorlar.
Millet, bu baskılara karşı AK Parti tercihiyle zulme yanıt verdi. Fakat vesayetçi zihniyet değişmedi; Cumhuriyet kavramına yükledikleri çarpık ve jakoben anlayışla vesayeti sürdürdüler. Onlar için Cumhuriyet; halkın kendi kendini yönetmesi değil, halka rağmen çağ dışı kalmış laik-pozitivist, otoriter, jakoben bir rejim anlayışını daim kılmak idi. 27 Nisan bildirileri, AK Parti kapatma davaları ve Cumhuriyet mitingleriyle AK Parti iktidarına karşı vesayet baskısını diri tuttular. Sırf eşi başörtülü diye Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesini hazmedemediler. Törenlerde ona karşı nezaket sınırlarını aşan tavırlar sergilemekten hiç imtina etmediler. Meclis türban oylaması sonucuna “411 el kaosa kalktı” manşetini atacak kadar gözlerini vesayet bürümüştü.
Buna karşılık, AK Parti’nin dik duruşu ve milletin AK Parti’ye sahip çıkmasıyla sandıkta bu vesayete cevap verdi. 2010 referandumu ile de bu vesayeti bitirdi.
Bu toplum, otoriter anlayış hissettiği an tepkisini mutlaka sandıkta gösterir. Göstermediği zamanlarda ise, özgürlükçü tavrı sergileyecek siyasi liderliği göremediğindendir. Bu durumda bile, protest tavrını sabırla içinde biriktirir. Samimi, içten, tüm toplum kesimlerini kapsayan özgürlükçü liderlik anlayışı bulduğunda ise, despotik, otoriter ve jakoben yönetimi sandıkta tarihin karanlık sayfalarına gömmüştür.
Bu makale ile, 1980-2010 arasında kısmen otoriter, kısmen vesayetçi olan tarihî bir süreci analiz ettik. Toplumun, otoriter ve jakoben yönetimleri sabırla ve protest tavrıyla sandıkta nasıl ağır mağlubiyetlerle uğrattığını; Turgut Özal ve Recep Tayyip Erdoğan gibi liderlere nasıl destek olduğunu gördüğümüzü ifade ettik.
Benim gözlemim şudur: Bu toplumun otoriterliğe alerjisi var; bünyesi de reddeder. Sabreder, tepkisini içinde biriktirir ve cevabını nihayetinde sandıkta verir.









