Maalesef İran-İsrail savaşının bizim medyamıza yansımalarını hayretler içinde izliyorum. İlk önce "danışıklı dövüş" iddiaları: Yok, İran ile İsrail arasında anlaşma var; yok mollalar rejimi, yok despotik yönetim... Daha aklınıza ne gelirse, olumsuz eleştirel yaklaşımlar. Akabinde balistik füze atınca da, "Boş alanlara atıyorlar" falan filan... Bu söylemleri günlerce televizyon kanallarında, köşe yazılarında ve sosyal medyada izledik. Şimdi de Katar’daki ABD üssüne atılan füze üzerinden eleştiriler devam edecek!
Balistik füzelerle İsrail’i zorlamaya başlayınca da başka eksiklerine yönelik eleştirel yaklaşımlara maruz kaldı: "Niye hava kuvvetlerini modernize etmedin?", "Niye hâlâ Şah devrinden kalan eski modeller uçakların var?", "Hava savunma sistemlerin nerede?" Ancak burada gözden kaçırılan kritik bir gerçek var: İran, onlarca yıldır ağır yaptırımlara maruz kaldı. Türkiye, İran’ın yaşadığı uzun süreli yaptırımların yalnızca %1’ini kısa süreli olarak tecrübe etmiş olmasına rağmen, bunun askeri sonuçlarını hâlâ tartışıyor. İran’ın kısıtlı imkânlarla yürüttüğü savunma çabası göz ardı ediliyor.
Yıllarca Irak Savaşı'na, akabinde de uluslararası baskılar ve yalnızlaştırma politikalarına maruz kalmış; buna rağmen elinden gelen gayreti göstermiş bir ülkeden bahsediyoruz. ABD’nin Çin fobisi, Rusya-Ukrayna Savaşı ile oluşan kutuplaşma sonucu ancak Rusya ve Çin’den yeni yeni askeri stratejik ekipman ve destek alabilen bir ülkeden bahsediyoruz. Daha öncesinde Batı ile ilişkileri sebebiyle hem Rusya hem de Çin, İran üzerindeki askeri stratejik yaptırımları bu kadar delmiyorlardı. Hak etmedikleri halde sanki her şey güllük gülistanlıkmış gibi birçok sorgulamaya maruz kaldılar.
İmkânsızlık onları balistik füze geliştirmeye mecbur bıraktı; onlar da o konuda ciddi gelişme kaydetti. İran bilmiyor muydu hava kuvvetlerini güçlendirmeyi? Rusya’dan Su-35 siparişi vermişti bile, henüz teslim alamadı. Belki zaman içinde Çin’den J-10 ve J-31 modern savaş uçakları da sipariş edecekti. Belki Çin ve Rusya’dan daha gelişmiş hava savunma sistemleri ve radarlar ithal edeceklerdi. Zaman ve şartlar bu kadarına müsaade etti.
Şimdi biraz da, neden İran üzerine medyamızda bu kadar fazla eleştiri yapıldığını anlamaya çalışalım. Bunu özellikle, psikolojik etkenler ve çıkar çatışması yaşadığımız iki savaş üzerinden değerlendirelim. Bu durum, kamuoyu oluşturmada ciddi bir argüman olarak kullanılmaktadır. Yoksa saymaya kalksak, çok daha fazla sebep bulabiliriz.
Suriye İç Savaşı’nda, İran’ın Suriye lehine ciddi desteği oldu. Ancak Rusya’nın, Suriye şehirlerini havadan bombalayarak göçe zorlaması ve Suriye’deki üslerimizi bombalayarak onlarca askerimizin ölümüne sebep olan politikaları kadar etkili değildi. Peki, neden medyamız Rusya’ya bu kadar eleştirel yaklaşmazken tüm tepkisini İran’a yöneltiyor? Rusya-Ukrayna Savaşı sürecinde medyada yer alan Rusya yanlısı yorumlar da hatırlandığında, bu tavrı anlamak gerçekten güçleşiyor. Evet, İran ile Suriye’de ciddi çıkar çatışmalarımız oldu. Bu süreçte Türkiye olarak İran’la ilişki kurmak için büyük çaba sarf ettik. İran hatalı davrandı ve bugün bunun bedelini ödüyor. İran’ın tek bir amacı vardı: Direniş eksenini korumak ve güçlendirmek. Bu ekseni neden korumak ve güçlendirmek istediği ise bugün apaçık ortadadır.
İran düşmanlığının sebebini anlamaya çalışırken, Azerbaycan-Ermenistan savaşına değinmeden geçemeyiz. Bu savaşta İran, Ermenistan’a destek verdi. Verdi ama ne oldu? Sonuç ortada. Üstelik bu destek, savaşı etkileyecek düzeyde de değildi. Peki, biz bu desteği dikkate alıyoruz da neden Azerbaycan-İsrail ittifakını dikkate almıyoruz? Bu sıkı ilişkiyi görmezden geliyoruz. Azerbaycan’ı bu nedenle eleştirmiyoruz. Demek ki her ülkenin kendine özgü bir dış politika retoriği var.
İran bir devlettir; tıpkı bizim de bir devlet olmamız gibi. Nasıl ki biz, çıkarlarımızı gözetirken gerektiğinde tüm olumsuzluklara rağmen Çin, ABD, İsrail ve Rusya ile iyi ilişkiler kurmaya çalışıyor ve gerektiğinde İran aleyhine uluslararası faaliyetlerde bulunuyorsak; İran’ın da kendi çıkarlarını korumak amacıyla çeşitli ittifaklar kurması onun en doğal hakkıdır.
Eğer Suriye'de rejim değişikliği yaşanmasaydı, İsrail bu coğrafyada bu kadar kolay at koşturamazdı. Bazen, çıkar çatışması yaşadığımız ülkelerin politikalarını bozmadan önce, bunun bize ve içinde yaşadığımız coğrafyaya ne kadar etki edeceğini iyi düşünmemiz gerekir. Çünkü coğrafya kaderimizdir ve ne yazık ki olaylar, domino taşı gibi birbirini etkilemektedir.
Batı medyasını anlayabiliyorum: Hem İslamofobi hem de İsrail etkisiyle düşmanca bir bakış açısına sahip. Peki ya bizim medyamız? Halkı Müslüman olan, 25-30 milyon Azerbaycan Türk’ünün yaşadığı bu İran’a yönelik olumsuz bakış açısının sebebi nedir? 500 yıldır savaşmadığımız, ciddi ticari hacme sahip olduğumuz ve turizm gelirlerimizde ön sıralarda yer alan bu ülkeye karşı neden böyle bir tutum sergiliyoruz?
Bizim medyamızı anlamak zor; ancak anlamlandırmaya çalışalım. Kamuoyu oluşturmada ciddi bir argüman olarak kullanılan iki savaş ve çıkar çatışmaları üzerinden bir bakış açısı geliştirmeye çalıştık. Ancak bunlar yeni süreçler ; medyamız, öteden beri İran’a karşı olumsuz bir tavır takınmaktadır. Bunun asıl sebebi ise; her toplumsal kesite göre değişen, kimi zaman mezhepçi, kimi zaman milliyetçi, kimi zaman da ulusalcı-laik bakış açılarından kaynaklanmaktadır.
Son söz olarak şunu ifade edeyim: İran’ın bu savaştan çıkış yolu, sadece ve sadece yaşadığı tüm yıkımları ve mağduriyetleri kabullenip sunulacak barışa razı olmasıdır. ABD destekli İsrail saldırılarına karşı, İran elindeki tüm kabiliyetleri kullanarak onurlu bir direniş göstermiştir. 90 milyonluk koca bir coğrafyanın sorumluluğu bunu gerektirir. Bunu da korkaklık olarak görüp yargılamak, kimsenin haddi değildir.








