Son zamanlarda bazı dostlarımdan, son iki makalemle ilgili eleştirel geri bildirimler aldım. Özellikle abartılara ve hamasete karşı neden bu kadar hoşgörüsüz olduğumu sorguluyorlar. "Ne olmuş yani?" diyorlar. "Biraz olduğundan fazla özellik atfediliyorsa atfedilsin. Bu toplumda, özellikle gençlerde öz güven ve ilgi uyandırır. İnsanlar ülkesiyle gurur duyar, tarihsel süreçte oluşan o geri kalmışlık duygusundan silkelenir."
Bu bakış açısı ilk anda haklı ve samimi gelebilir; hatta insanı düşündürtür.
Madem öyle, peki ben neden bu eleştirel tutumu sürdürüyor, olaya farklı bir pencereden bakıyorum?
Bunu detaylıca irdeleyeceğim.
Ama önce şu hususu netleştirmem lazım.
Savunma sanayinde gelinen nokta zaten başlı başına gurur verici. Son yıllarda pek çok savaş ve operasyonda bu ürünlerin, bu platformların sahada ne kadar etkili olduğunu bizzat gördük. Teknik tabirle "combat proven" oldular. Elde ettiğimiz ivmeyle gün be gün exponensiyel bir büyüme yaşıyoruz. Hava, deniz, kara ve uzay alanında ürün ve platform bazında müthiş bir başarı hikayesi yazılıyor. Bu başarıyı görmezden gelmek, hele hele eleştirmek akla ve mantığa sığmaz.
Ben de herkes gibi bu gelişmeleri uzun yıllardır gururla takip ediyor, derinlemesine ve zevkle araştırıyorum. Bunu öncelikle netleştirelim.
Benim eleştirdiğim şey, bu gurur verici tablo değil. İşin içine sadece abartı ve hamaset girse, hadi neyse, bir şekilde tahammül edilebilir. Asıl sorun, bunların yanına yalanın da katılması ve konunun sulandırılması. İtirazım tam da bu sulandırmayı yapan TV ve sosyal medya yorumcularına. Yazılarımı detaylı takip edenler bu yaklaşımımı zaten bilirler.
Belki de mühendis olmamdan kaynaklanan bir karakter yapısı bu. Yaptığımız hesaplamaların doğruluğunu her zaman somut sonuçlarla kontrol etmek zorundayız. İşin edebiyatından çok gerçekliğe odaklanıyoruz.
Yalan üzerine öz güven inşa edilmez; öz güven, idealler ve gerçeklikler üzerine kurulur. Abartı ve yalan, üstüne bir de hamasi senaryolar eklenirse, bu mükemmel ilerleme ciddi zarar görür.
Bir de bu köpürtmenin ikinci ve bence en tehlikeli bir boyutu var.
Burada biraz komplo teorisine gireceğiz.
Türkiye’nin Batı blokuyla ilişkilerini düzeltme arayışında olduğu bir dönemde, özellikle bu tipler savunma sanayini Batı’ya meydan okuma olarak sunuyor; yetmezmiş gibi kanırtıyorlar. Üstüne üstlük Avrupa Birliği’ni askeri alanda küçümsüyor, hatta aşağılama boyutuna vardıranlar da eksik değil. Trump’ın açıklamaları da bu aşağılamanın argümanı haline getiriliyor. Muhtemelen Batı blokuyla ilişkilerden haz etmeyen Avrasyacı kliklerin etkisiyle olduğunu düşünüyorum. Üçüncü Dünya Savaşı sürecine giden yolda, kamuoyu üzerinden Türkiye’yi Avrasya bloğuna yönlendirme gayreti izlenimi alıyorum.
Komplo teorisini bir kenara bırakısak.
Yanlışlar ve yalanlar üzerine inşa edilen doğrulara elbette eleştiriler başlar; bu da kutuplaşmaları beraberinde getirir. Maalesef bu kutuplaşma çoktan oluştu.
Savunma sanayi gibi ülkenin bekasını doğrudan ilgilendiren bir alanda toplumsal uzlaşma olmazsa olmazdır. Ülkenin savunması, hepimizin güvenlik duygusunu en derin şekilde hissettiren yaşamsal ihtiyaçtır.
Bu gelişmenin sürdürülebilir olması için, düşünce yapısı ne olursa olsun, bu ülkenin zeki beyinlere ihtiyacı var. Kutuplaşma ise bu zeki beyinleri savunma sanayine çekmek yerine uzaklaştırır. Kurumlarımız zamanla kaliteli insan kaynağını kaybetme riskiyle karşı karşıya kalabilir.
Zaten yurt dışından müthiş ekonomik imkanlar sunularak transfer teklifleri yağıyor; bu tekliflerin ciddi karşılık bulduğuna dair haberler de yoğun şekilde gündemde. Küresel talep zirvedeyken beyin göçü en büyük tehlike.
Bizim bırakın beyin göçünü, aksine yurt dışındaki yetenekli beyinlerimizi geri kazanma çabamız var. Ciddi teşvikler de devrede.
Ama bu medya maymunları ve onların şöhret kazanma hırsı yüzünden toplumda kutuplaşma oluşuyor; aidiyet hissi zedeleniyor, dışlama artıyor.
Bu ülke, kendini bu ülkeye ait hisseden herkesindir; şöhret sevdasıyla insanların duygularını sömüren, köpürten bu tiplerin değil.
Eleştirim bundandır.








