TBMM’ye sunulan Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi’nin genel gerekçesinde dikkat çekici bir ifade var: “Demokratik siyaset alanının güçlendirilmesi…”
Kâğıt üzerinde son derece güzel bir hedef. Ancak tam da burada durup şu kritik soruyu sormak gerekiyor:
Demokratik siyaset alanı gerçekten herkes için mi genişletilecek, yoksa yalnızca devletin o gün müzakere etmeyi tercih ettiği çevreler için özel bir koridor mu açılacak?
Çünkü demokrasi yalnızca silahların susması değildir. Demokrasi; aynı fiile aynı hukukun uygulanması, muhalifin “düşman” sayılmaması, suçun şahsiliği, masumiyet karinesi, bağımsız yargı, özgür medya ve iktidarın da hesap verebilmesidir.
Bunlar yoksa açılan alanın adı demokratik siyaset değildir.
Aynı Hukuk, Farklı İnsanlar
Bugün Türkiye’de muhalif siyasetçiler, belediye başkanları, gazeteciler ve farklı toplumsal çevreler hakkında aralıksız soruşturmalar yürütülüyor. Fakat aynı hukuki titizlik iktidar çevreleri için de geçerli mi?
Elbette hiçbir siyasi kimlik, hiç kimseye suç işleme ayrıcalığı vermez. Bir muhalefet mensubu rüşvet aldıysa, kamu kaynağını kötüye kullandıysa veya başka bir suç işlediyse bağımsız yargı önünde hesap vermelidir.
Ancak aynı ilke iktidara yakın isimler için de geçerli olmalıdır.
Asıl sorun soruşturma açılması değil; hukukun seçici işlediğine dair duyulan derin ve güçlü şüphedir.
Avrupa Komisyonunun 2025 Türkiye Raporu tam da bu noktaya dikkat çekiyor: Yargının muhalefet figürleri ve seçilmiş kişiler söz konusu olduğunda son derece etkin, iktidar koalisyonundaki isimler söz konusu olduğunda ise çekimser kaldığı yönündeki kaygılar vurgulanıyor. Muhalif belediyelere yönelik yüksek profilli yolsuzluk soruşturmaları yürütülürken, iktidar partisinin geçmiş ya da mevcut yetkilileri hakkında benzer adımların görülmediği ifade ediliyor.
Bir ülkede bir eylem muhalif yaptığında suç, iktidara yakın biri yaptığında görmezden gelinen “rutin bir işlem” hâline geliyorsa; orada kanun vardır ama hukuk yoktur.
İtirafçı Beyanı Mahkeme Kararı Değildir
Son dönemdeki siyasi soruşturmaların omurgasını “itirafçı”, “etkin pişmanlık” ya da gizli tanık beyanları oluşturuyor.
Oysa bu beyanlar soruşturma için bir başlangıç olabilir; fakat kendi cezasını azaltmak veya bulunduğu durumdan kurtulmak isteyen bir kişinin sözleri, maddi delillerle doğrulanmadan kesin gerçek kabul edilemez.
Fakat pratikte ne oluyor?
Daha dava bile başlamadan ekranlarda suç dosyaları açılıyor; insanlar saatlerce “rüşvetçi”, “hain” ya da “örgüt üyesi” ilan ediliyor. Yıllar sonra beraat kararı gelse bile toplum hafızasına sürülen o leke kolayca temizlenmiyor.
Oysa Anayasa’nın hükmü açıktır: Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar kimse suçlu sayılamaz.
Medya gücüyle hüküm kurmak hukuk değildir; buna en fazla itibar infazı denir.
KHK Meselesi Neden Hâlâ Önümüzde?
15 Temmuz 2016’daki darbe girişimi, demokratik düzene yönelik kanlı ve gerçek bir saldırıydı. Darbeyi planlayan, uygulayan ve bilerek yardım eden herkes somut delillerle yargılanmalıdır.
Ancak suçun şahsiliği ilkesi rafa kaldırıldığında adalet, toplu cezalandırmaya dönüşür.
OHAL dönemindeki KHK’lerle “üyelik”, “mensubiyet”, “iltisak” ve “irtibat” gibi sınırları belirsiz kavramlar üzerinden on binlerce kişi kamu görevinden ihraç edildi. Kimi ceza yargılamasından geçti, kimi ise kesinleşmiş bir mahkeme kararı olmadan idari işlemlerle mesleğinden ve sosyal haklarından mahrum bırakıldı.
Siyasi söylemde ise zaman zaman “FETÖ–PKK bağlantısı” gibi son derece geniş ifadeler kullanılarak sağdan sola, muhafazakârdan sosyaliste, Kürt siyasetinden bürokrasiye kadar birbirinden tamamen farklı kesimler aynı şüphe torbasına dolduruldu.
Bir kişinin gerçekten bir örgütle bağlantısı varsa bu, somut fiil, kast ve delille ortaya konulmalıdır. Farklı toplumsal çevreleri tek bir siyasi etiket altında toplamak, suçla mücadele değil; suçun şahsiliği ilkesini aşındıran bir toplu damgalama yöntemidir.
AİHM, yargılamalarındaki sorunların “sistemik” nitelik taşıdığını belirterek adil yargılanma ve kanunsuz ceza olmaz ilkelerinin ihlal edildiğine hükmetti. KHK ihraçlarına ilişkin başvuruların hâlâ sürmesi de meselenin kapanmadığını gösteriyor.
Burada yapılması gereken FETÖ’nün üst yönetimini veya darbeye katılanları aklamak değildir.
Yapılması gereken; yöneticilerle sıradan mensupları, darbeden haberdar olanlarla olmayanları, gerçek suçlularla yalnızca bir banka hesabı, okul, sendika, dernek üyeliği veya sosyal ilişki üzerinden suçlananları ayırmaktır. Bir de elbette her darbenin olmazsa olmazı olan siyasi ayağı bütün açıklığıyla ortaya çıkarmaktır.
Çünkü hukukta aile, çevre, dernek veya tanışıklık değil; kişinin kendi fiili ve kastı yargılanır.
Çerçeve Yasa Tam Olarak Ne Getiriyor?
TBMM’ye sunulan teklif, genel bir demokratikleşme ya da toplumsal adalet paketi değil. Yalnızca PKK/KCK ve bağlı oluşumları kapsayan özel bir düzenleme.
Mekanizma şöyle işliyor:
Örgütün fiilî varlığına son verdiğinin ve silahlarını teslim ettiğinin güvenlik kurumlarınca tespit edilmesi,
Bu tespitin MGK kararıyla Resmî Gazete’de yayımlanması.
Bu iki adımdan sonra özel bir hukuki süreç başlıyor:
Kapsamdaki soruşturma ve kovuşturmalar, suçun ceza sınırına göre 5 veya 10 yıl ertelenecek.
Bu sürede yeni bir terör suçu işlenmezse soruşturmalar takipsizlikle, davalar düşmeyle sonuçlanacak.
Kesinleşmiş hapis cezalarının infazı ertelenecek ve süre sonunda ceza infaz edilmiş sayılacak.
Dahası, ertelemeden yararlanan kişilerin hak yoksunluklarının kaldırılması ve bazı soruşturma izinleri, Cumhurbaşkanı Yardımcısı başkanlığındaki özel bir Kurulun yetki alanına bırakılıyor. Bu süreçte görev alan yetkililere ise hukuki, idari ve cezai sorumsuzluk getiriliyor.
Gerekçe “Bu bir af değildir” dese de davanın düşmesi ve cezanın infaz edilmiş sayılması, düzenlemenin koşullu ve zamana yayılmış af benzeri sonuçlar doğuracağını gösteriyor.
Asıl Soru: Bu Hukuk Kimin İçin Esniyor?
Devletler, çatışmaların sona ermesi için geçiş hukuku düzenlemeleri yapabilir.
Ancak asıl soru şudur:
Hukuk, silahlı bir örgütün mensupları için olağanüstü bir esneklikle yeniden yazılırken; şiddete hiç bulaşmamış binlerce insanın mağduriyeti neden görmezden geliniyor?
Bu çelişkinin açıklanması gerekiyor.
Kürt Vatandaşlara Ne Vaat Ediliyor?
Teklifte Kürt vatandaşların günlük yaşamda karşılaştıkları sorunlara dair somut bir madde bulunmuyor.
Kürtçe kamu hizmeti, sağlık alanında Kürtçe bilen personel veya tercüme desteği, eğitim, kültürel haklar, yerel yönetimlerin yetkileri, kayyum uygulamaları, bölgesel kalkınma veya ayrımcılıkla mücadele…
Hiçbiri yok.
Telefon hizmetlerinde İngilizce ve Arapça yönlendirmeler bulunurken Kürtçenin hâlâ görünür olmadığı alanlar var. Kürt nüfusun yoğun olduğu bölgelerde sağlık hizmetlerine erişim, dil engeli ve kamu hizmetlerinin niteliği gibi gündelik meseleler tartışılmayı bekliyor.
Fakat teklif bunlara değil, örgütün tasfiyesinden sonra ceza dosyalarının nasıl yönetileceğine cevap veriyor.
Bu nedenle buna bir “toplumsal dayanışma” değil, PKK/KCK’nin tasfiyesine yönelik özel bir ceza ve infaz rejimi demek daha doğrudur.
“Demokratik Siyaset” Derken Hangi Demokrasi?
Teklif gerekçesi, bunun yalnızca “ilk adım” olduğunu ve ilerleyen dönemde yeni yasal düzenlemelerin gündeme gelebileceğini söylüyor. Sürecin yalnız Türkiye’de değil, Türkiye’nin içinde bulunduğu coğrafyada da barış ve istikrar yaratacağı ifade ediliyor.
İşte asıl belirsizlik burada başlıyor.
Bu ilk adımsa ikinci adım nedir?
Siyasi Partiler Kanunu mu değişecek?
Seçim sistemi mi yeniden düzenlenecek?
İnfaz hukukunda hangi değişiklikler yapılacak?
Yerel yönetimler, vatandaşlık tanımı, kültürel haklar veya anayasal yapı gündeme gelecek mi?
Suriye ve Irak’taki silahlı yapıların geleceğiyle Türkiye’deki siyasi düzenlemeler arasında nasıl bir ilişki kuruluyor?
Bölgesel sürecin nihai hedefi nedir?
Bu soruların hiçbirine teklif metninde açık cevap verilmiyor.
Halka yalnızca ilk adım gösteriliyor; yolun nereye çıktığı, hangi siyasi ve hukuki dönüşümlerin planlandığı açıklanmıyor.
Barış süreci yürütmek başka, toplumdan sürecin nihai yönünü saklamak başkadır. Demokratik bir dönüşüm, kapalı kapılar ardındaki pazarlıklarla değil; Parlamento, kamuoyu ve toplumun bütün kesimlerinin açık bilgisiyle yürütülmelidir.
Çünkü halkın yalnızca sonucu kabullenmesi değil, neyin neden yapıldığını bilmesi ona göre kararda söz sahibi olması gerekir.
Demokratik Siyaset Yalnız Bir Örgütün Silah Bırakması Değildir
Demokratik siyaset:
Muhalefetin yargı sopasıyla tasfiye edilmemesidir.
Seçilmişlerin kesinleşmiş mahkeme kararı olmadan siyasi hayattan çıkarılmamasıdır.
Medyanın mahkeme yerine geçmemesidir.
Yargının iktidar ile muhalefet arasında çifte standart uygulamamasıdır.
Devlet kadrolarının tek bir partinin mülkü hâline gelmemesidir.
İktidara yakın kişinin de muhalif kişiyle aynı ölçülerle soruşturulabilmesidir.
Toplumun geleceğini ilgilendiren süreçlerin halka açık biçimde anlatılmasıdır.
Avrupa Komisyonunun 2025 raporundaki; başkanlık sisteminin Meclisi zayıflattığı, denge ve denetleme mekanizmalarının aşındığı, kamu yönetiminin siyasallaştığı ve muhalefetin eşit olmayan koşullarda mücadele ettiği yönündeki değerlendirmeler ortadayken sormak gerekir:
Muhalefetin yaşam alanı her gün daraltılırken tam olarak hangi demokratik siyaset alanı güçlendiriliyor?
Bölgesel Resim: Yol Nereye Gidiyor?
Bu kanunu yalnızca Türkiye’nin iç meselesi olarak görmek eksik olabilir.
Bölgede devlet dışı silahlı yapıların geleceğine ilişkin paralel süreçler yürütülüyor:
Türkiye, “Terörsüz Türkiye” ifadesinin yanında “Terörsüz Bölge” hedefini kullanıyor.
Suriye’de SDG’nin merkezi devlete entegrasyonu ve “tek devlet, tek ordu” modeli tartışılıyor.
Lübnan’da silahların devlet tekeline alınması ve Hizbullah’ın silahlı yapısının geleceği gündemde.
Irak ve Suriye’deki PKK bağlantılı yapıların konumu, Türkiye’deki silahsızlanma sürecinden bağımsız değerlendirilemiyor.
Bunlar aynı uluslararası planın parçaları mıdır? Mevcut açık belgeler bunu kesin biçimde göstermiyor.
Ancak bu gelişmelerin aynı dönemde ve benzer bir “devlet dışı silahlı yapıların tasfiyesi veya entegrasyonu” mantığıyla ilerlemesi, bölgesel bir yönelim bulunduğunu düşündürüyor.
Mesele yalnızca silahların bırakılmasıysa, sürecin çerçevesi ve “kazan-kazan” denklemi açıkça ortaya konulmalıdır: Taraflar ne veriyor, karşılığında ne elde ediyor?
Mesele daha geniş bir bölgesel siyasi yapılanmaysa bunun da halka açıkça anlatılması gerekir.
Asıl soru aynı zamanda şudur:
Bu yol nereye gidiyor ve sonunda nasıl bir Türkiye ile nasıl bir bölge tasarlanıyor?
Görünen Amaç ve Açıklanmayan Sonraki Aşamalar
Teklifin görünen amacı açıktır: PKK/KCK’nin silah bırakmasını sağlamak ve örgüt bağlantılı kişilerin ceza dosyaları için özel bir geçiş rejimi kurmak.
Silah bırakan bazı kadroların daha sonra yasal siyaset veya sivil toplum alanına yönlendirilmesi de muhtemel görünmektedir.
Ancak bunun ötesindeki siyasi hedef henüz halka açıklanmış değildir.
“İlk adım” denilen düzenlemenin arkasından hangi anayasal, siyasi ve bölgesel adımların geleceği bilinmiyor.
Peki Ya Adalet?
Bir tarafta silahlı örgüt mensuplarının dosyaları özel kurullarla ertelenip cezaları infaz edilmiş sayılırken; diğer tarafta şiddete bulaşmamış insanların KHK dosyaları, ifade özgürlüğü davaları ve siyasi soruşturmaları çözümsüz bırakılamaz.
Bir tarafta “topluma yeniden kazandırma” denilirken, diğer tarafta muhalifler daha hüküm verilmeden medya aracılığıyla toplumun dışına itilemez.
Bir tarafta demokratik siyaset alanı açılırken, diğer tarafta mevcut demokratik muhalefetin alanı kapatılamaz.
Barış, adaletsizliğin üzerini örtemez.
Hukuk devleti, devletin istediği kişi için merhametli; istemediği kişi için acımasız olduğu düzen değildir.
Hukuk devleti, sevdiğimiz veya sevmediğimiz herkese aynı kuralların uygulanmasıdır.
Gerçek demokrasi, iktidarın yalnızca gücü elinde tutması değil; kendi gücünü hukukla sınırlandırabilmesidir.
O hâlde son soruları birlikte sormak gerekiyor:
Silahlı olanla uzlaşan ama silahsız muhalifi cezalandıran; bir kesime topluma dönüş kapısı açarken diğerlerinin hayatındaki lekeleri temizlemeyen bu düzenin adı gerçekten demokrasi midir?
Ve halka yalnızca ilk adımı gösterilen bu yol, sonunda nereye çıkmaktadır?







