Terörsüz Türkiye: Merdiven Nereye Çıkıyor?
Sibel Boz – Karşısav
İlk yazımda sadece bir yurttaş olarak değil; bir kadın, bir anne ve bir medya emekçisi olarak sormuştum:
“Bir süreç başladıysa, kim ne biliyor?”
Aradan günler geçti. Gündemi dikkatle izliyoruz. Muhalefet, konudan adeta bihaber olduğunu söylemiş “Her şey TBMM’de görüşülmeli” diyerek komisyon kurulmasını talep etmişti. Ardından "Komisyon çok güçlü olacak", "Şeffaf olacak", "Tüm partiler dâhil edilecek" açıklamaları geldi.
Güzel. Ama hâlâ kimse şu basit soruya cevap vermiyor:
Bu sürecin hedefi ne?
Cilalı Basamaklar mı, Şeffaf Merdiven mi?
Görünen o ki, biz süreci değil; sürecin dekorunu konuşacağız. Merdivenin nereye çıktığını değil, basamağın cilasını tartışacağız.
“PKK silah bıraktı mı?”,
“Görüntü yeterli mi?”,
“Tören ne zaman olacak?”,
“Hangi komisyon hangi salonda toplanacak?”
Oysa vatandaş olarak şunu bilmek hakkımız:
Elimizi tutmuş nereye götürüyorsunuz?
Bu sadece bir barış, sadece bir güvenlik, sadece bir silah meselesi değil. Bu, bir gelecek tasarımı.
Harita mı değişiyor, anayasa mı değişiyor, sosyal sözleşme mi yeniden yazılıyor?
El Şıklatıldı, Süreç Başladı: Peki Biz?
Bir sabah uyanıyoruz, “Terörsüz Türkiye” süreci başlamış. Ama sanki bir el şıklatılıyor ve herkes rolünü biliyor – vatandaş hariç.
Bizden yalnızca izlememiz ve “inanmamız” bekleniyor.
Oysa inançla değil, bilgiyle yönetilir devlet.
Devlet; hesap verebilirlikle, katılımla ve açıklıkla yönetilir.
Ve evet, inanmak da bilgiyle oluşur.
Merdivenin sonu belirsiz, Misketler yuvarlanıyor..
İzninizle birkaç “misket”le oynayalım:
Bir: Süreç başladığı söyleniyor ama ortada hiçbir belge yok. Ne kararname, ne yasa, ne protokol... Peki biz neye göre güveneceğiz?
İki: Komisyon kurulacak deniyor. Hangi yetkiyle, hangi konuda, hangi çerçevede?
Silahları mı sayacaklar, silahları bırakanları mı konuşacaklar, anayasa mı yazacaklar, yoksa sadece “biz çalıştık” deyip dağılacaklar mı?
Silah bırakma sonrası toplumla buluşma, toplumsal barış planları, ekonomik ve sosyal adımlar, yeni anayasa ya da bölgesel politikalar… Bunların hiçbiri açık değil.
Yıllar önce Anayasa Referandumu sürecinde gündeme gelen “Kürtçe bilen doktor” gibi somut vaadler yok.
Üç: Bu süreç, Kürt sorununun çözümüne mi dair, yoksa bir bölgesel diplomatik planın parçası mı?
Suriye, Irak, İran, Kürdistan Bölgesel Yönetimi…
Komşu ülkelerle sınır güvenliği iş birlikleri, teröre destek veren aktörlere yönelik baskılar bu merdivenin birer basamağı ise.. Etraf kaynıyor.
İsrail, Suriye'ye de saldırılarını arttırıyor. Dünya vatandaşları endişeli..
Sorgulamak Barışa Karşı Olmak Değildir
Bu soruları sorduğumuzda “Neden sorguluyorsun?”, “Biraz inan!” gibi cevaplar geliyor. Sonuçta bilinen bir şey yok, herşey tahminler üzerine..
Oysa insan fıtratı belirsizliğe karşıdır.
Toplumun dışlandığı, kapalı kapılar ardında yürütülen süreçlere, tepeden inme barışlara karşıyım. Barış olsun. Ama barış içinde suskunluk değil, katılım olsun.
Demokrasi yalnızca seçimden seçime değil, her aşamada işlemeli.
Vatandaş olarak içinde yer aldığımız, anlayabildiğimiz, üzerine konuşabildiğimiz bir gelecek hayal edebilmeliyiz. Hayal ettiklerimizi de dinleyebilecekleri bulabilmeliyiz.
Ve Son Soru: Gerçek Yemeğe Ne Zaman Oturacağız?
Bu süreç bir gün tamamlandığında, önümüze bir harita, bir yasa, bir anayasa ya da “yeni dönem” konduğunda;
biz o gün, “Ah, bak! Meğer biz misketlerle oyalanırken asıl yemek çoktan pişirilmiş” mi diyeceğiz?
Oysa biz daha menüyü görmeden, bazen Meclis’te bile neye el kaldırıp indirdiğini bilmeyen vekillerce temsil ediliyoruz.
İnsan ne yediğini, neye katıldığını, neye itiraz ettiğini bilmeli.
Çünkü bu topraklar bizim.
Geleceğimiz bizim.
Ve çocuklarımızın barışı da bizim.







