Delillerin Sessizliği ve Taraflı Yorumun Gürültüsü
Günümüz medyasında adli soruşturmalarla ilgili haber ve yazılara bakarken, hepimizin sorması gereken temel bir soru var: Bu yazıda sunulan deliller gerçekten bir gerçeği mi ortaya koyuyor, yoksa seçilmiş bir hikâyeye mi hizmet ediyor?
Taraflı kaleme alınmış bir yazı, delilleri yalnızca seçmekle kalmaz; onları nasıl sunduğuyla, neyi vurgulayıp neyi gölgede bıraktığıyla da okuyucunun algısını şekillendirir. Örneğin, bir soruşturmada yer alan vergi raporları, MASAK analizleri ya da HTS kayıtları çok detaylı biçimde anlatılırken, diğer belgeler neredeyse hiç yer almaz. Oysa tüm deliller bir arada ve bağlamı içinde değerlendirilmediğinde, kamuoyuna sunulan “gerçek” eksik kalır.
Daha da önemlisi, delillerin bir araya geliş biçimi de önemlidir. Eğer her unsur tek başına, birbiriyle ilişkilendirilmeden veriliyorsa, bu okuyucunun bütünü görmesini engeller. Oysa özellikle örgütlü suç iddialarında, delillerin zincir gibi birbirine bağlı şekilde değerlendirilmesi gerekir. Aksi hâlde, o zincirin halkaları birbirinden kopar ve anlatılan hikâye havada kalır.
Taraflı yazılar genellikle bir hikâye kurgular. Ve çoğu zaman bu hikâyenin suçlusu en baştan bellidir. Yazının amacı artık bir gerçeği aramak değil, o hikâyeye uygun “kanıtlar” bulmaktır. Örneğin, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkındaki bazı iddialarda, usulsüzlük suçlamaları delil gibi sunulsa da, bunların alternatif açıklamaları çoğu zaman göz ardı edilir. Oysa her iddianın bir de savunması vardır ve o savunma, yazıda yer bulamıyorsa, anlatının tarafsızlığı da ciddi şekilde sorgulanmalıdır.
Ayrıca, şüphelinin ifadelerine yer verilmemesi de bir başka manipülasyon biçimidir. Örneğin, fotoğraflarla ilgili açıklamalar ya da kamulaştırma süreçlerine dair teknik savunmalar sadece yüzeysel biçimde geçiştirilirse, okuyucuda “savunulacak bir şey yokmuş” algısı oluşabilir. Bu da yargı sürecinin temel ilkelerinden biri olan “masumiyet karinesi (lekelenmeme hakkı)”nin medyada fiilen ihlal edilmesi demektir.
En dikkat çekici olan ise, suç örgütü gibi ağır suçlamaların medyada nasıl “kurgusal bir gerçeklik” hâline dönüştürülebileceğidir. Delillerin tümü bu yapıyı doğrulamıyor olabilir; ama taraflı bir yazıda, şüphelinin “örgüt lideri” gibi sunulması, manşetten başlar, yorum köşelerinde derinleştirilir. Sonuçta kamuoyunun hafızasında bırakılan iz, yargı kararlarından çok daha önce şekillenmiş olur.
Bu yüzden, delilleri konuşurken sessizliklerine de kulak vermek gerekir. Hangi belge konuşmamış? Hangi savunma metne girememiş? Hangi bağlantı koparılmış? Tüm bu sorular, adaletin medyadaki izdüşümünü sorgulamak açısından kritik önem taşır.
Unutmayalım: Gerçek, sadece anlatılanlardan değil, anlatılmayanlardan da oluşur. Yıllar peşi sıra ilerlediğinde herşey hikayelerden arınarak aslolan durumu ile tarih kitaplarında yerini alır. O vakitten önce bir gazeteci ya da okuyucu olarak, hikâyenin boşluklarını da görmeye başladığımızda, belki o zaman gerçekten neyle karşı karşıya olduğumuzu anlamaya başlayabiliriz.
Bu güne kadar çok hikaye okuduk, çok şeye şahit olduk.. Ama çoğu zaman siyasilerin söylemleri / medya ile gerçekler aynı olmadı..








Hukuka intikal etmiş, gizlilik kararı olan ve üçüncü sahislarin ulasmasi imkansız bir dosya üzerinden,tarafirlik ve adlı makamlarla dalga geçer gibi,hukukun üstünlüğü inanmayıp ve guvenmeyerek,bazı art niyetli ve duygusal bir şekilde kaleme alınmış bir yazı. Hele makama ve demokrasinin gereği olan seçime gölge düşüne bir isnat ve itibar suikastı temelinde dalga geçerek kaleme alınmış bir yazı olduğunu düşünüyor ve dosyanın,delillerin ortaya sacilmasindan sorna,aksi yönde tavır takinmaniza müsade edilmeyecek bir yazı. İbb eski başkanı Ekmek İmamoğlu tabirini kabul etmiyorsunuz, ha keza İBB Meclisi de birde Başkan vekili seçildi dikkatinizi çekerim. Adli makamlar ve savcılığı itham etmek, dosyanin gizlilik kararını ve ortdaki var olan bir davayı tiiye alıp itibar suikastı yapmak benim kanaatime göre suçtur. Medya kendi hikayesini yazabilir,ancak bir de gerçekler var,ona hikaye demek suçtur.