Türkiye bugün sadece enflasyonun, hayat pahalılığının ya da barınma krizinin altında ezilen bir ülke değil. Türkiye aynı zamanda toplumsal dokusu aşınmış, sinir uçları açıkta, yorgun ve tahammülsüz bir ülke görünümünde. Artık mesele yalnızca cüzdanlarımızdaki boşluk değil; birbirimize bakışımızdaki tereddüt, çocukların ruhundaki kırılma ve gençlerin gözündeki umutsuzluk.
Çoğu zaman yaşanan felaketlere tek tek bakıyoruz. Bir okulda silah patlıyor, “güvenlik” diyoruz. Bir genç suça karışıyor, “sosyal medya” diyoruz. Oysa bunların hiçbiri birbirinden kopuk değil. Bunlar aynı karanlık iklimin farklı yüzleri. Bugün konuşmamız gereken şey yalnızca tek tek şiddet olayları değil; o şiddeti mümkün kılan sosyal iklimdir. Çünkü görünürdeki her büyük kırılmanın altında, uzun süredir sessizce büyüyen ortak bir zemin var: güvensizlik, değersizleşme, yalnızlaşma ve aidiyet kaybı.
Öfke ile umutsuzluk birleştiğinde toplum ya sertleşir ya da içine kapanır
Bugün Türkiye’de yaşadığımız en büyük aşınma, sistemin kendisine duyulan inançta yaşanıyor. İnsanlar artık yalnızca geçinmekte zorlandıkları için değil, aynı zamanda hakkın korunacağına, emeğin karşılık bulacağına, adaletin eşit işleyeceğine dair inançlarını yitirdikleri için de yoruluyor. Adil olmadığı düşünülen bir sistem öfke üretir. Onarıcı olmadığı düşünülen bir sistem ise umutsuzluk üretir. Öfke ile umutsuzluk birleştiğinde toplum ya sertleşir ya da içine kapanır. Kimi bağırır, kimi susar. Kimi öfkelenir, kimi vazgeçer. Ama her iki durumda da bizi bir arada tutan ortak yaşam duygusu zayıflar.
Toplumsal çürüme bir sabah ansızın başlamaz. Önce dil bozulur; yani konuşmaların fikrî içeriği aşınır. Sonra selam azalır; insanlar birbirini anlamaktan çok birbirine tepki vermeye başlar. Ortak dil zayıfladığında, ortak kurumlara duyulan saygı da yavaş yavaş zayıflar. İnsanlar okulun, hukukun, ailenin, kamusal otoritenin koruyucu gücüne daha az inanır hale gelir. En son şiddet görünür hale gelir. Yani o duyduğumuz kurşun sesi, çürümenin başlangıcı değil; aslında en son aşamasıdır.
Bu tabloyu sadece “insanlar bozuldu” diyerek açıklamak ise kolaycılıktır. Asıl mesele, uzun süreli güvensizlik rejiminin insan davranışını aşındırmasıdır. Sürekli haksızlığa uğrama hissi, sürekli ekonomik baskı, sürekli gerilim ve sürekli belirsizlik, bir toplumun sadece gelir seviyesini değil, ruh halini de bozar. İnsanlar bir noktadan sonra yalnızca yoksullaşmaz; aynı zamanda kırılır, yorulur, içine çekilir ve ortak hayata olan inançlarından uzaklaşır.
Ekonomik sıkışma bu süreci daha da ağırlaştırıyor. Sürekli yoksullaşma hissi, emeğin karşılığını alamama duygusu ve geleceği planlayamama hali sadece cüzdanı boşaltmaz; insanın haysiyetini de zedeler. Sabır azalır, tahammül düşer, kısa vadeli kurtuluş yolları büyür. Emekle yükselme inancı zayıfladıkça, kısa yoldan kazanç arayışı da toplumsal zeminde daha görünür hale gelir. “Nasıl doğru yaşarım?” sorusunun yerini “nasıl ayakta kalırım?” sorusu alır. Ve bu baskının ilk yansıdığı yer çoğu zaman ailedir.
Çünkü yapısal kriz önce kurumu, sonra aileyi, ardından çocuğun iç dünyasını vurur. Aile, toplumun ilk koruyucu alanı olması gerekirken bugün krizin ilk taşıyıcısı haline gelmiş durumda. Anne-babalar çoğu zaman sevgisiz oldukları için değil, tükendikleri için çocuklarıyla bağ kurmakta zorlanıyor. Geçim derdiyle, gelecek kaygısıyla, adaletsizlik hissiyle boğuşan bir evde çocuk için güven duygusu da zayıflıyor. Ev artık her zaman yön veren bir merkez değil; bazen herkesin kendi ekranına, kendi sessizliğine, kendi öfkesine çekildiği bir alana dönüşüyor.
Aile zayıfladığında genç yalnızlaşır. Yalnızlaşan genç ise ilk sert aidiyeti çoğu zaman dijital dünyada bulur. Bugün dijital alan yalnızca eğlence üretmiyor; aynı zamanda dil, kimlik ve davranış kalıbı da üretiyor. Alay, tehdit, zorbalık ve şiddet; “trend” kılığıyla çocukların ve gençlerin gündelik dünyasını kaplıyor. Gerçek hayatta korkunç olan şey, ekranda sıradanlaşıyor. Gerçek hayatta sınır kabul edilen pek çok davranış, dijital ortamda dikkat çekme biçimine dönüşüyor.
Gerçek hayatta duyulmayan, görülmeyen, değersiz hisseden bir genç; dijital dünyanın sert ve denetimsiz alanlarında birkaç saat içinde sahte ama güçlü bir kimlik bulabiliyor. Orada ona ait olma hissi veriliyor, görülme hissi veriliyor, hatta güç hissi veriliyor. Fakat bu aidiyet çoğu zaman merhamet değil sertlik, düşünce değil tepki, sorumluluk değil saldırganlık üretiyor. Bu yüzden bugün yaşadığımız birçok olayı sadece bireysel sapma olarak okumak eksik olur. Ortada daha büyük bir sosyal çözülme vardır.
Okullarda artan şiddet, gençlerde öfke patlamaları, öğretmene saygının aşınması, insan acısının alay konusu haline gelebilmesi… Bunların hiçbiri gökten düşmedi. Bunlar uzun süredir biriken yapısal, ahlaki ve duygusal aşınmanın dışa vurumları. O yüzden meseleyi yalnızca güvenlik önlemleriyle, yalnızca ceza siyasetiyle ya da yalnızca polisiye tedbirlerle açıklamak mümkün değil. Elbette hukuk gerekir, elbette güvenlik gerekir. Ama bunlar tek başına yetmez. Çünkü bunlar çoğu zaman son aşamada devreye girer. Oysa çürüme çok daha önce başlamıştır.
Bir ülke sürekli alarm halinde yaşayamaz
Asıl sorun, insanların devlete, kuruma, ortak hayata ve geleceğe dair güvenini kaybetmesidir. Ve güven kaybı sadece toplumu sertleştirmez; aynı zamanda aidiyeti de zayıflatır. Bugün bu ülkede birçok insan, kendisini bu topraklara bağlı hissetse bile sistem tarafından korunmadığını, anlaşılmadığını, hatta zaman zaman yalnız bırakıldığını düşünüyor. Böyle bir iklimde insanlar kamusal bağlarını zayıflatıp daha bireysel yaşamayı seçebiliyor. Kimi içine kapanıyor, kimi çocuklarını başka bir ülkede geleceğe hazırlamaya çalışıyor, kimi sesini duyuramadığı için başka yollar arıyor, kimi de hiç değilse başkalarının sesi olmanın vicdani yükünü omuzluyor. Bu da başlı başına bir toplumsal alarmdır. Çünkü bir ülkenin yetişmiş, düşünen, hisseden insanları umutlarını yavaş yavaş dışarıya doğru taşıyorsa, orada yalnızca ekonomik değil, aidiyet krizinden de söz etmek gerekir.
Biz bugün sadece krizleri yaşamıyoruz; krizlerin hiç bitmeyeceği duygusuyla ruhumuzu da aşındırıyoruz. Bir ülke sürekli alarm halinde yaşayamaz. Sürekli gerilim, sürekli kutuplaşma, sürekli belirsizlik ve sürekli haksızlığa uğrama hissi insanı ya vahşileştirir ya da hissizleştirir. Her ikisi de tehlikelidir. Her ikisi de toplumsal çözülmenin başka bir yüzüdür.
Doğru soruyu sormadan doğru çözümü bulamayız
Asıl ihtiyaç toplumsal onarım kapasitesini yeniden kurmaktır. Bu onarım; adalet duygusunu yeniden ayağa kaldıran bir hukuk düzeniyle, aileyi yalnızca nasihatle değil gerçek sosyal politikalarla destekleyen bir devlet anlayışıyla, okulda rehberliği ve öğretmeni yeniden merkeze alan bir eğitim yaklaşımıyla ve çocukların dijital dünyasını gerçekten anlayan yeni bir toplumsal bilinçle mümkündür.
Çünkü bir toplum yalnızca kanunla ayakta kalmaz. Güvenle ayakta kalır. Ve güven aşındığında sadece kurumlar değil, insanlar da çözülmeye başlar.
Belki bugün kendimize sormamız gereken asıl soru şudur: Biz sadece tek tek suçluları mı arıyoruz, yoksa bu ülkenin çocuklarını ve gençlerini bu kadar kırılgan, bu kadar öfkeli, bu kadar vazgeçmiş hale getiren iklimi gerçekten değiştirmek istiyor muyuz?
Doğru soruyu sormadan doğru çözümü bulamayız. Ve artık görünen o ki, Türkiye’nin önündeki en büyük mesele, sadece sonuçlarla mücadele etmek değil; o sonuçları üreten siyasal zemini değiştirmektir. Dağılan toplumsal dokunun, sarsılan vicdanın ve aşınan aidiyet duygusunun yeniden onarılması, ancak bu ülkeyi uzun süredir yoran anlayışın değiştirilmesiyle mümkündür.







