Terörsüz Türkiye…
Kulağa ne kadar güçlü, umut verici geliyor değil mi? Silahların susması, çocukların mezarlık değil okul yolu görmesi, sınırların çatışma değil, komşulukla tanımlanması. Hepimizin yüreğinde taşıdığı sessiz bir dilek bu.
Ama tam da bu yüzden sormamız gerekiyor:
Silahlar gerçekten susuyor mu? Yoksa sadece yön mü değiştiriyor?
Bugün Ortadoğu’da, Kafkasya’da, Doğu Avrupa’da yaşananlar bize yeni bir dünyanın kurulduğunu gösteriyor. Ukrayna’da yanan şehirler, Gazze’de susmayan bombalar, Yemen’de unutulan açlık... Ve bölgede bir bir çatışmalara açılan kapılar… İsrail’in sınır tanımaz askeri hamleleri, sivil yaşamı hedef alan operasyonları, sadece Filistin’i değil, bölgede barışa inanan herkesi hedef alıyor.
Bu haritada Türkiye’nin de rolü değişiyor. “Silah bırakma” söyleminin gündeme gelmesi; bir yandan iç kamuoyuna umut veriyor, ama bir yandan da bölgede yeniden şekillenen güç dengeleri içinde bir parça haline geliyor. PKK’nın sessizleşmesi, sadece terörle mücadele değil, aynı zamanda yeni bir siyasal tasarımın sessiz altyapısı olabilir mi?
Bu noktada "BOP" yani Büyük Ortadoğu Projesi yeniden hatırlanıyor. O dönem, demokrasi ve refah söylemleriyle başlayan sürecin; gerçekte etki alanlarının yeniden dağıtımı ve parçalı yönetimlerin meşrulaştırılması olduğuna dair yaygın bir kanaat oluşmuştu. Bu belleği yok saymadan, bugün yaşananlara biraz daha dikkatle bakmak gerek.
Aynı zamanda iç siyasette yaşananlar da dikkate değer. “Kent uzlaşısı” söylemiyle CHP’li belediyelere dönük yargısal ve idari baskılar, seçim öncesi kullanılan "demleniyorlar" ithamıyla harmanlanıyor. Bugün ise aynı iktidar bloku –AK Parti, MHP ve DEM Parti destekli yapılar– “Terörsüz Türkiye” adımını birlikte atıyor. Bu bir çelişki mi? Yoksa bilinçli bir pozisyon değişimi mi?
Bu sorulara yanıt ararken düşman yaratmak değil, yön tayin etmek daha önemli. Biz gazetecilerin, özellikle de kadın gazetecilerin, görevi bağıranların sesini yükseltmek değil; sessiz kalanların yüzüne bakmaktır.
Barış, sadece silahların susmasıyla gelmez. Barış; adaletle, eşitlikle, hakikatle gelir. Eğer baskı eşliğinde bir “sessizlik” yaratılıyorsa, bu sessizlik bir gün yeniden yankılanır.
Yani sormaya devam etmeliyiz:
Barış mı isteniyor, yoksa yönetilebilir bir sessizlik mi?
Gerçek bir çözüm mü aranıyor, yoksa yeni bir kontrol haritası mı oluşturuluyor?
Bir anne gibi sormak istiyorum bu soruyu,
Çünkü barışa bu ülkenin en çok kadınları, çocukları, gençleri muhtaç.
Terörsüz bir Türkiye, sadece bir siyasal vaat değildir, kuşatıcı bir toplumsal uzlaşı gerektirir. Şeffaflık, güven, kapsayıcılık, samimiyet ve en önemlisi vicdan olmadan kurulan hiçbir sessizlik, barış değildir.
Belki sadece... daha büyük bir sessizliğin provasından ibarettir, kim bilir.
Yanıtı birlikte düşünelim.. umut ve dikkatle kalın..







