Bir radyoda konuşmacının biri, “Su gibi olmalısın; bulunduğun kabın şeklini alırsan her yere uyum sağlarsın” diyordu. İlk bakışta kulağa hoş geliyor. Esneklik, uyum, çatışmadan kaçınma, şartlara göre davranabilme… Fakat biraz durup düşününce, insanın her kaba göre şekil almasının her zaman bir erdem olmadığını fark ediyoruz.
Çünkü her uyum, karakter değildir. Her esneklik, bilgelik değildir. Bazen “şekil almak”, yalnızca omurgasızlığın daha zarif söylenişidir.
Doğayı dört temel unsurla anlatırız: su, hava, ateş ve toprak. Su akar, bulunduğu yeri doldurur; hava hafiftir, görünmez ama etkisini hissettirir; ateş parıldar, ısıtır ama aynı zamanda yakar. Toprak ise başka bir şeydir. Toprak ağırdır, taşıyıcıdır, örtücüdür, sabırlıdır, üretkendir. Tohumu bağrına basar, bekler, büyütür, olgunlaştırır. Öleni örter, diriyi besler. İnsanın karnını doyurur, medeniyetleri üzerinde taşır. Ve belki de bu yüzden, insanın yaratılışını anlamak için en güçlü sembollerden biri topraktır.
Kutsal anlatılarda insanın topraktan yaratıldığı vurgusu boşuna değildir. Toprak burada sadece bir madde değil; kök, aidiyet, sorumluluk ve fanilik bilgisidir. İnsana hem nereden geldiğini hem de nereye döneceğini hatırlatır. Bu yüzden toprağın dili, suyun dilinden daha derindir. Su şekil alır; toprak ise şekil verir. Su akar; toprak tutar. Su uyum sağlar; toprak karakter kurar.
Hakikate Değil Ortama Uyan İnsan
Bugün toplumda en büyük sorunlardan biri, “uyumlu insan” ile “ilkeli insan” arasındaki farkın unutulmuş olmasıdır. Birçok kişi bulunduğu ortama göre konuşuyor, bulunduğu masaya göre düşünüyor, bulunduğu kalabalığa göre tavır alıyor. Dün başka bir söz söyleyen, bugün başka bir sözü savunabiliyor. Siyasette böyle, sosyal hayatta böyle, gündelik ilişkilerde böyle. İnsanlar çoğu zaman hakikate göre değil, ortama göre pozisyon alıyor. Buna esneklik deniyor. Oysa bazen adı düpedüz ilkesizliktir.
Su gibi olmak, eğer hakikati koruyarak zarafet göstermekse elbette kıymetlidir. Fakat bulunduğu kaba göre karakter değiştirmek, güçlüye göre eğilmek, menfaate göre şekil almak, kalabalığa göre düşünmek, kişiyi erdemli yapmaz. Herkesin yanında başka biri olan insanın, sonunda kendi içinde sabit kalan bir özü de kalmaz.
İnsan hava gibi de olmamalı. Hava hafiftir; dokunulmaz, tutulmaz, kolay dağılır. Ateş gibi de olmamalı. Ateş dikkat çeker, parlaktır ama çoğu zaman yıkıcıdır; sadece kendini gösterir. Oysa insan, toprak gibi olmalı. Ağırlığı olmalı. Sustuğunda bile bir anlamı, konuştuğunda bir ölçüsü olmalı. Örtmeyi bilmeli; kusuru yaymak yerine onarmayı seçmeli. Üretmeli; bulunduğu yere sadece ses değil değer katmalı. Verimli olmalı; kendisinden sonrakine hayat bırakmalı.
Toprağın en büyük öğretisi üretkenlik kadar sadakattir de. Toprak ihanet etmez. İçine bırakılan tohumu taşıyabildiği kadar büyütür. Sabırlıdır. Acele etmez. Gösteriş sevmez. Gökten gelen suyla birleştiğinde hayat verir. Yani toprak, tek başına sert bir katılık değil; ilkeli bir verimliliktir.
Aidiyet Kalabalığa Değil, Hakikate Olmalı
Belki insan için de asıl ideal budur: değişen dünyaya körleşmeden bakmak ama özünü kaybetmeden yaşamak. Çünkü doğru, önce dışarıda değil içeride kaybedilir.
İnsanın bir gruba, bir kalabalığa, bir partiye ya da bir ideolojiye aidiyetinden önce; bir etik örüntüye, bir ahlak öğretisine, bir vicdan düzenine bağlı olması gerekir. Din, ahlak ve bilim birbirinin alternatifi değil; insanın hakikat arayışında farklı sütunlardır. İnsan her meseleyi önce kimliğinin temelinden, vicdanının merkezinden, inancının veya aklının sahih ölçüsünden geçirmelidir. Eğer insanın içinde sabit bir doğru merkezi yoksa, dışarıdaki her ses onu başka yöne çeker.
Burada dürüstlük meselesi ayrı bir önem kazanıyor. Dürüstlük, sadece yalan söylememek değildir. Dürüstlük; niyet, söz ve eylem arasındaki uyumdur. İnsan, çıkarına ters düşse de inandığı şeyin arkasında durabiliyorsa dürüsttür. Kalabalık istiyor diye eğilmiyorsa, işine geldi diye gerçeği bükmüyorsa dürüsttür. Bugün en büyük aşınma da burada yaşanıyor.
İnsanlar doğrunun yanında durmaktan çok, güçlü olanın yanında durmaya alışıyor. Hakikati savunmak yerine, ortamı kolluyor. Vicdanı değil, sonucu hesaplıyor.
Oysa doğru yolu izleyen insan kaybolmaz. Zorlanır, yalnızlaşır, bedel öder; ama kaybolmaz. Kaybolanlar, her döneme göre yüz değiştirenlerdir. Çünkü insanı ayakta tutan şey çeviklik değil, merkezdir. O merkez bazen iman olur, bazen ahlak, bazen ilke, bazen bilimsel dürüstlük; ama mutlaka içten gelen bir sadakat olmak zorundadır.
Su gibi değil, toprak gibi olmalı insan
Bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, su gibi her şekle giren insanlar değil; toprak gibi güven veren insanlar. Üzerinde söz yetişen, emek büyüyen, adalet filizlenen insanlar. Çünkü toplumlar parlayanlardan çok taşıyanlarla ayakta kalır. Gürültü çıkaranlarla değil, kök salanlarla güçlenir.
Belki bu yüzden mesele, “hangi kaba uyum sağladığın” değil; “hangi hakikatin üzerinde durduğun” meselesidir.
İnsan su gibi akışkan olabilir ama toprak gibi bir özü, bir ağırlığı, bir ahlakı yoksa; sonunda her yere uyum sağlar ama hiçbir yere ait olamaz.







