Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’ın, “Her gün yeni bir operasyonla uyanıyoruz” sözleri, son dönemin siyasi iklimini özetleyen ifadelerden biri. Yavaş’ın dikkat çektiği mesele, yalnızca belediyelere yönelik operasyonların artması değil; hukukun askıya alındığı, masumiyet karinesinin aşındığı ve özellikle muhalefet belediyeleri üzerinde yoğunlaştığı düşünülen uygulamaların toplumda yarattığı ağır tahribattır.
Türkiye’de sorun, hukuksuzluk iddialarının soruşturulması değil; hukuksuzluğun bir rejim biçimine dönüşmüş olmasıdır.
Burada asıl durup düşünmemiz gereken nokta şudur:
Türkiye’de gerçekten hukuk mu işliyor, yoksa hukuk görüntüsü altında siyasi bir tasnif mi yapılıyor?
Hiç kimse belediye başkanlarının, kamu görevlilerinin ya da siyasetçilerin soruşturulamaz olduğunu savunamaz. Elbette suç varsa soruşturulmalıdır. Elbette kamu kaynağını kötüye kullanan, ihale süreçlerini istismar eden, nüfuzunu çıkar için kullanan herkes hesap vermelidir. Ama mesele tam da burada başlıyor. Eğer aynı ülkede benzer iddialar yalnızca belli siyasi çevreler için görünür hale geliyor, diğerleri için ise sistematik bir körlük devreye giriyorsa, orada adalet değil seçicilik vardır.
Seçici adalet, adaletin en tehlikeli yokluk biçimidir. Çünkü topluma şunu öğretir:
Sorun suç değildir, kimin suç işlediğidir. Sorun hukuk değildir, kimin hukukun hedefi haline geldiğidir.
Üstelik bu mesele sadece siyaset alanına da ait değildir. Türkiye’de çürüme büyük dosyalarda başlamadı. En küçük gündelik ilişkilerde başladı. KDV’siz iş yapmanın olağan karşılandığı, tanıdık olmadan iş yürümeyeceğine inanılan, liyakat yerine yakınlığın geçerli olduğu, ihalenin kuralla değil çevreyle bağlandığı, kamu makamının hizmet değil nüfuz alanı gibi görüldüğü bir toplumsal zemin oluştu. Yukarıda büyük ölçekte gördüğümüz kayırmacılık, aslında aşağıdan yukarıya büyüyen bu kültürün siyasal tezahürüdür.
Devleti emanet değil, kişisel etki alanı gibi gören anlayış yerleştiğinde, kurumlar tarafsızlığını kaybeder. Makamlar sorumluluk olmaktan çıkar, çevreyi büyütmenin ve bulunduğu yeri sağlamlaştırmanın aracına dönüşür. Böyle bir düzende hukukun da eşit işlemesi beklenmez. Çünkü sistemin temel mantığı eşitlik değil, sadakat üretmektir.
Bugün dışarıdan bakıldığında iddianamelerin ayrıntılarından önce görünen şey tam da budur:
Bu ülkede sistemsel bozukluklara karşı kapsamlı bir temizlik iradesi yoktur; buna karşılık siyasi rakiplere yönelen seçici bir sertlik vardır. O yüzden sorun yalnız operasyonların kendisi değil, operasyonların topluma verdiği mesajdır.
Bu mesaj şudur: Hepiniz için aynı hukuk yok.
İşte asıl yıkım burada başlıyor. Çünkü hukuk herkese eşit görünmediğinde, yurttaş da kendine başka yollar arıyor. Kural işlemiyorsa tanıdık aranıyor. Liyakat işlemiyorsa yakınlık devreye giriyor. Devlet tarafsız değilse herkes kendi “dayısını” bulmaya çalışıyor. Böylece toplum, adaletin yerine ilişkiyi; hakkın yerine bağlantıyı; kurumun yerine kişiyi koymaya başlıyor.
Bugün ihtiyacımız olan şey, tek tek operasyonlara alkış tutmak ya da onları toptan reddetmek değildir. İhtiyacımız olan şey, hukukun gerçekten herkese eşit işlediği bir düzen istemektir. Muhalif olduğu için değil, suç işlediği için hesap veren; iktidara yakın olduğu için değil, hukuka uygun davrandığı için ayakta kalan bir kamusal düzen kurmaktır.
Türkiye’nin asıl meselesi birkaç dosya değil, o dosyaların hangi siyasi iklime göre açılıp kapandığıdır. Sorun yalnızca suç iddiaları değil; suçla mücadele iddiasının bile siyasallaşmış olmasıdır.
Bu yüzden artık doğru soruyu sormak gerekiyor:
Biz gerçekten temiz bir kamu düzeni mi istiyoruz, yoksa sadece rakiplerin tasfiye edildiği bir güç mücadelesini mi izliyoruz?
Çünkü doğru soruyu sormadan doğru çözümü bulamayız. Ve artık açıkça görülmeli ki gerçek mücadele kişilere karşı değil, o kişileri üreten, koruyan ve gerektiğinde seçerek hedefe koyan düzene karşı verilmelidir.







