Türkiye’deki temsil krizinin düğüm noktası: Hesap verebilirlik
YENİ Parti’nin ilçe, il ve genel başkan seçimlerinde üyelerin doğrudan söz sahibi olmasını hedefleyen yeni modeli, sadece bir parti içi düzenleme olarak görülmemeli.
Bence asıl tartışılması gereken soru daha büyük:
Siyasetçinin yüzü kime dönük olmalı? Yukarıya mı, aşağıya mı?
Türkiye’de siyaset uzun yıllardır büyük ölçüde yukarıya bakılarak yapılıyor. İlçe yöneticisi il başkanına, il başkanı genel merkeze, milletvekili ise bir sonraki seçimde kendisini yeniden aday gösterecek parti yönetimine bakıyor.
Vatandaş ise çoğu zaman zincirin en sonunda.
“Üyeler beni tekrar seçer mi?”
Parti içindeki yeni modelin en önemli tarafı bence burada.
Bir ilçe başkanının siyasi geleceğini birkaç delegenin veya genel merkezdeki birkaç yöneticinin tercihi değil de binlerce üyenin oyu belirlemeye başladığında, o başkanın zihnindeki soru değişir:
“Genel merkez beni yeniden ister mi?”
yerine,
“Üyeler beni tekrar seçer mi?”
Bu küçük görünen değişiklik, aslında siyasetin yönünü değiştirebilir.
Parti yöneticisinin yukarıya karşı sadakatinden çok aşağıya karşı hesap verebilirliği güçlenir.
Üyeyi yalnız kongre zamanı hatırlamak yetmez. Sahada olmak, örgütü dinlemek, başarısızlığın hesabını vermek, rakiplerini tasfiye etmek yerine onları ikna etmek gerekir.
Mükemmel bir sistem yaratmaz.
Ama siyasette bazen bir adım ileri gitmek bile değerlidir.
Delege gider, sorunlar bitmez
Doğrudan üye seçimi elbette parti içindeki bütün sorunları ortadan kaldırmaz.
Siyaseti biraz içeriden bilen herkes gruplaşmanın, kulisin, dedikodunun, kişisel hesapların ve zaman zaman çok daha ağır yöntemlerin ne kadar yıpratıcı olabileceğini bilir.
Sandığın genişlemesi insan karakterini değiştirmiyor.
Yeni sistemde de güçlü gruplar oluşacak. Adaylar üye yazdırmaya çalışacak. Kampanyalar sertleşecek. Belki parti içi kutuplaşma artacak.
Ama arada önemli bir fark var.
Eskiden bir adayın kazanması için birkaç güçlü ismi veya delege grubunu ikna etmesi yeterliyken, yeni düzende üyeyi ikna etmek zorunda kalacak.
Asıl sınav adaylıkta
Burada dikkat edilmesi gereken başka bir konu var.
Eğer genel merkez adayların kim olacağına tamamen kendisi karar veriyorsa, yüz bin kişinin oy kullandığı bir seçim bile bugünkü gibi büyük bir onay törenine dönüşebilir.
Gerçek sınav şu:
Genel merkezin istemediği fakat üyelerin istediği bir aday gerçekten seçilebilecek mi?
Çünkü demokrasi sadece kendi adayımız kazandığında sandığa saygı göstermek değildir.
Peki milletvekilleri?
Bu tartışma beni asıl olarak milletvekillerine götürüyor.
Bir milletvekilinin yüzü bugün kime dönük?
Onu seçen vatandaşa mı?
Yoksa bir sonraki seçimde ismini listeye yazacak genel merkeze mi?
Milletvekili önüne önemli bir yasa geldiğinde zihninden hangi soru geçiyor?
“Benim seçmenim bu konuda ne düşünüyor?”
mu,
yoksa
“Parti grubu ne yönde oy kullanacak?”
mı?
Türkiye’de parti disiplini öylesine güçlü ki milletvekilinin kişisel siyasi geleceği çoğu zaman seçmeninden önce partisinin karar mekanizmasına bağlı.
Vatandaş seçim günü sandığa gidiyor; fakat dört veya beş yıl boyunca kendi milletvekilinin yasa yapımındaki davranışı üzerinde çok sınırlı bir etkiye sahip.
“Evet oyu verin”
Mecliste bunun sonucunu sık sık görüyoruz.
Çok kapsamlı yasalar geliyor. Yargı paketleri, Çerçeve Yasa'lar gibi...
Onlarca madde aynı pakete konuyor.
Milletvekillerine grup kararı aktarılıyor.
“Evet oyu vereceğiz.”
Muhalefetteyse:
“Hayır oyu vereceğiz.”
Sonra eller kalkıyor, düğmelere basılıyor.
Oysa milletvekilliği bundan daha fazlası olmalı.
“Partim farklı düşünüyordu ama bölgemdeki insanların çıkarı için böyle oy kullandım.”
Asıl temsil budur. Bunu yapanlar da yok değil.
Milletvekilini kim seçmeli?
Bunun yolu milletvekilini partisizleştirmek değil.
Siyasi partiler demokrasinin vazgeçilmez kurumlarıdır. Ortak programları ve siyasi çizgileri olması gerekir.
Fakat milletvekili partisine bağlı olabilir, parti merkezine bağımlı olmak zorunda değildir.
Milletvekili adaylarının belirlenmesinde üyelerin ve seçmenlerin daha fazla söz sahibi olması bu nedenle önemli.
Ön seçim olabilir.
Tercihli oy olabilir.
Üyelerin aday sıralamasına etkisi artırılabilir.
Model tartışılır.
Ama temel prensip değişmemeli:
Milletvekili koltuğunu yalnız genel merkeze borçlu olmamalı.
Çünkü koltuğunu yalnız yukarıya borçlu olan siyasetçinin yüzü de doğal olarak yukarıya döner.
Siyasetin yönü değişmeli
Demokrasiyi yalnız dört veya beş yılda bir yapılan genel seçim olarak görmek eksik.
Demokrasi, siyasi partilerin içinde başlamalı.
İlçe başkanı üyeye hesap vermeli.
İl başkanı üyeye hesap vermeli.
Genel başkan üyeye hesap vermeli.
Milletvekili seçmene hesap vermeli.
Belediye başkanı vatandaşa hesap vermeli.
Siyasette yetkinin kaynağı aşağıdan yukarıya doğru kurulmadıkça, yukarıdan aşağıya doğru işleyen itaat kültürünü tamamen değiştirmek kolay değil.
YENİ Parti’nin üyeleri daha fazla söz sahibi yapmayı amaçlayan yeni sistemi bu nedenle dikkat çekici.
Kusursuz olmayacaktır.
Belki ilk uygulamalarında ciddi sorunlar da yaşanacaktır.
Ama bir parti yöneticisinin zihnindeki soruyu:
“Yukarıdakiler beni tekrar seçer mi?”
sorusundan,
“Üyeler beni tekrar seçer mi?”
sorusuna çevirebiliyorsa, küçümsenmemesi gereken bir değişimdir.
Bir gün aynı soruyu milletvekilleri de kendilerine sormaya başladığında ise Türkiye’de siyaset gerçekten başka bir yere doğru gitmeye başlayabilir:
“Genel merkez beni yeniden aday gösterir mi?” değil,
“Vatandaş beni yeniden seçer mi?”
Belki siyasetin yüzünün dönmesi gereken yön tam olarak budur.







