80'ler, zamanın akışından sıradan on yıl değil; dünyanın ve insanın kabuk değiştirdiği, geçmişin ağır temkinliliği ile geleceğin hırslı ivmesinin tam kesişim noktasında duran fırtınalı eşiktir. Teyp kasetlerinin parlak şeritlerine sarılı şarkılardan, sokak lambalarının altında yankılanan ayak seslerine kadar her şeyde hem yıpratıcı hüznün hem de hayata karşı dizginlenemez yaşama arzusunun izi vardır.
Türkiye için ise 80'ler, dönüm noktasının tam kendisidir. Mahalle kültürünün, kapı önü sohbetlerinin ve komşu tabağının henüz diri olduğu; ama bir yandan da televizyon ekranından içeri giren renkli dünyanın, ithal eşyaların ve tüketim hevesinin evlere yavaşça sızdığı zaman dilimidir. TRT'nin tek kanalından yayınlanan akşam kuşağı programlarının başında tüm ailenin aynı anda susup ekrana kilitlendiği, tek sesle gülüp, tek sesle duygulandığı son samimi dönemdir. Arabeskin en derin, en yanık tonları tam bu yıllarda şehirlerin beton duvarlarına kazınır. Çünkü arabesk, köyden kente göçen, iki dünya arasında sıkışıp kalan ve modernleşmenin tekerleri altında ezilmek istemeyen milyonların çığlığıdır.
80'li yıllarda nesneler ve duygular daha ağırdı. Bir şarkıyı dinlemek için kaseti kalemle içeri sarmak gerekirdi; sabır, gündelik hayatın doğal parçasıydı. Birine ulaşmak için ev telefonunun ahizesini kaldırmak ya da ankesörlü telefon kuyruğunda jetonlarla beklemek gerekirdi. Haberleşmenin bu güçlüğü, kelimelere ve konuşmalara ayrı değer katardı. Bugünün hızıyla kıyaslandığında 80'ler, hissedilerek ve bedeli ödenerek yaşanan zamanı temsil eder.
80'li yıllara duyulan özlem, sadece o dönemin müziklerine veya kıyafetlerine duyulan nostaljik meyil değildir. O özlem; dijital çağın karmaşasından ve hızından uzak, samimiyet ile çelişkilerin, hüzün ile coşkunun bir arada yürünür, daha görünür, daha dokunulur insani yakınlığadır. 80'ler, tarihin rafında duran tozlu ama hâlâ cızırtısıyla içimizi ısıtan kaset gibidir; ne zaman zihnimizde geriye sarsak, bize kim olduğumuzu ve geride neleri bıraktığımızı fısıldar.
Esin Kara







