Görmezden gelmek, zihnimizin kendimizi koruma reflekslerinden biridir; ancak bu koruma kalkanı, zamanla etrafımıza ördüğümüz kalın duvara dönüşebilir. Günlük hayatın hengâmesinde üzerimize yağan bilgi bombardımanı ile baş edebilmek için bazı şeyleri "göz ardı" etmek kaçınılmaz ihtiyaç gibi görünür. Zihnimiz hayatta kalabilmek için önemsiz gördüklerini ayıklar. Fakat asıl tehlike, bu ayıklama sürecinin savunma mekanizmasından kaçış alışkanlığına evrilmesidir.
Neleri göz ardı ederiz en çok? Belki bir dostun kırgın bakışını, belki sağlığımızın verdiği ufak sinyalleri, belki de vicdanımızın cılız sesini. Halının altına süpürdüğümüz her detay, orada yok olup gitmez; aksine, büyümeye ve birikmeye devam eder. Görmezden geldiğimiz problem, zamanla çözümü daha zor krize dönüşür. İlişkilerimizi, hatayı ya da içsel huzursuzluğumuzu yok saymak, o an için konforlu bir alan sağlasa da uzun vadede bizi kendimize ve çevremize yabancılaştırır.
Aslında göz ardı etmek, bir bakıma gerçeği reddetmektir. Oysa hayat sadece bizim görmek istediğimiz pürüzsüz karelerden ibaret değil. Hayatın derinliği, bizim bakmaya cesaret edemediğimiz o gölgelerde, yüzleşmekten kaçındığımız detaylarda gizlidir. Bakmakla görmek arasındaki o ince çizgide, gördüğümüzü reddetmek bizi yavaş yavaş eksiltir.
Belki de gereken tek şey, durup halının altına bakacak cesareti toplamaktır. Çünkü gözlerimizi kapattığımızda karanlığa bürünen tek şey dış dünya değil, kendi içimizdir. Göz ardı ettiklerimiz ile yüzleştiğimiz kadar özgürleşir, gerçekleri o zaman görmeye başlarız.
Esin Kara







