Var olduğumuz günden bu yana hep görünmez bir cevherin peşinde koşup dururuz: mutluluk. Kimimiz onu dağın zirvesinde ararız, kimimiz saray dehlizlerinde, kimimiz de kabarık bir cüzdanın varlığında. Oysa mutluluk, yakalamaya çalıştıkça kaçan; peşini bıraktığımızda ise omzumuza usulca konan mavi bir kuşa benzer. Onu hayatın merkezine mutlak hedef olarak koyduğumuz an, aslında kendimize en büyük tuzağı kurmuş oluruz. Çünkü mutluluk bir var oluş noktası değil, yolda olma hâlidir.
Mutluluk bize hep sahip olmak üzerinden anlatılıyor. “Daha iyi bir eve, daha lüks bir arabaya, daha kusursuz bir kariyere sahip olursan mutlu olursun.” denir. Oysa bu, bize sonu gelmeyen bir susuzluktan başka bir şey getirmiyor. Yeni bir şeye sahip olmanın verdiği coşku dindiğinde, geriye yine o eski tanıdık boşluk kalıyor. Gerçek mutluluk; hayatın getirdiği eksiklikleri kabul edebilmekte ve eksikliklerin arasında bile nefes alabilecek alanlar bulabilmekte gizlidir. Bir fincan taze kahvenin buram buram kokusunda, penceremizden sızan sabah güneşinde ya da eski bir dostun tebessümünde gizlenen küçük anları es geçmeyip fark edebilmekte saklıdır.
Belki de mutluluğu bu kadar zor kılmamızın sebebi, onu kalıcı ve kusursuz zannetmemizdir. Hayat, doğası gereği zıtlıklarla doludur. Hüzün olmadan neşenin, gece olmadan gündüzün anlamı kalır mı? Sürekli mutluluk, bir süre sonra anlamını yitirir ve insanı uyuşturur. Önemli olan, ruhumuzun fırtınalı zamanlarında bile içimizdeki o sakin limanı koruyabilmek; acının da sevincin de hayatın bir parçası olduğunu kabul etmektir.
Mutluluk, dış dünyadan devşirilecek bir ganimet değil; iç dünyamızda büyüteceğimiz bir esenlik duygusudur. Kendi içimizdeki kaygıları dindirip kendimizle barıştığımız an, dünyanın en zengin insanı oluruz. Hayatı mükemmel kılmaya çalışmayı bırakıp onu olduğu gibi, kusurları ve güzellikleriyle kucakladığımızda, o mavi kuş kendiliğinden gelip yüreğimize tüneyecektir.
Esin Kara







