Eski kelimelerin kendine has kokusu ve dokusu vardır. Günümüzün aceleci, keskin ve yüksek sesli dünyasında kaybetmeye yüz tutmuş nazik kavramlardan biri de hiç şüphesiz “uhulet” ve “suhulet” ikilisidir. Eskiler, bir işin üstesinden gelinmesi, krizin tatlıya bağlanması gerektiğinde hemen bu deyime sarılırlardı: “Uhuletle ve suhuletle...”
Peki, ne demektir bu iki kökteş sözcük? Uhulet, kelimelerin en sakini, en ağırbaşlısıdır; sessizliği, yumuşaklığı, gürültüsüzlüğü temsil eder. Suhulet ise kolaylığı, pürüzsüzlüğü, derenin kendi yatağında akıp gitmesi gibi zahmetsizce ilerlemeyi ifade eder. İkisi bir araya geldiğinde ortaya çelikten ama kadife kaplı bir duruş çıkar: Sessizce ve kolaylıkla, yani sükûnetle ve tatlılıkla halletmek.
Günümüz insanı için bu tutum adeta unutulmuş bir sanattır. Her şeyin hız çağında “hemen şimdi” ve gürültüyle çözülmeye çalışıldığı bir zamandayız. Öfkemizi yüksek sesle dile getirmenin güç, haklılığımızı bağırarak savunmanın cesaret olduğunu sanıyoruz. Oysa fırtına koptuğunda rüzgâra karşı bağırmak sadece nefesimizi tüketir. Gerçek güç, fırtınanın ortasında durup onun dinmesini bekleyebilmekte, meseleleri tırnak geçirip kanatmadan, yumuşak dokunuşla çözebilmektedir.
Suhuletle yaklaşmak, teslim olmak ya da pısmak demek değildir. Aksine suhulet, suyun yumuşaklığı gibidir. Su, doğadaki en yumuşak maddedir; fakat zamanı geldiğinde en sert kayaları delip geçen de yine odur. Suyun sertliği yoktur ama sürekliliği, sabrı ve uyumu vardır. Engelle karşılaştığında onun etrafında dolaşır, üzerinden aşar ama asla kavgaya tutuşmaz. Uhulet ve suhulet, bizim hayat karşısında takındığımız “su gibi olma” hâlidir.
İlişkilerimizde, iş hayatımızda veya kendi iç dünyamızdaki karmaşalarda düğümleri çekiştirerek açmaya çalıştığımızda sadece onları daha da sıkılaştırırız. Çekiştirmek yerine düğümün yapısını anlamak, ona nazikçe yaklaşmak gerekir. Sözün sert olanı değil, haklı olanı kalıcıdır; ama haklı söz bile ancak suhuletle söylendiğinde kalbe ulaşır. Yüksek sesle söylenen hakikat, muhatabında savunma mekanizması uyandırırken yumuşak ses tonuyla, uhuletle aktarılan fikir, duvarları yıkıp içeri sızar.
Hayatın her alanında koşuşturmanın, iddianın ve bitmek bilmeyen gürültünün hüküm sürdüğü bu zaman diliminde belki de en çok ihtiyacımız olan, ruhumuza bu iki kavramı üflemektir. Karşılaştığımız engeller karşısında bağırmadan, öfkelenmeden, yakıp yıkmadan ilerleyebilmek...
Öfkenin ve telaşın bittiği yerde basiret başlar. Her şeyi bir anda yakıp yıkan yangınlar değil, toprağı içten içe besleyen tatlı yağmurlar iz bırakır. Biz de hayatın sert köşelerine çarpmadan, meseleleri yumuşaklıkla göğüsleyip su gibi akarak yatağımızı bulursak işte o zaman hem kendimizle hem de dünya ile barışabilir, aramızda süresiz bir anlaşmaya imza atmış oluruz.
Çünkü bilmeliyiz ki sert olan çabuk kırılır, uhulet ve suhuletle esneyebilen ise fırtınadan sapasağlam çıkar.
Esin Kara







