Sürekli ileriye doğru akan nehrin üzerinde, yüzümüz arkaya bakarak seyahat eden yolcu gibiyiz. Geleceği göremez, şimdiki anı elimizle tutamayız; ama arkamızda bıraktığımız uçsuz bucaksız nehir yatağı, yani geçmişimiz, tüm berraklığıyla gözlerimizin önündedir. Belki de bu yüzden hikâyemiz; geriye bakma, geride bıraktıklarımızı özleme ve onları yeniden anlamlandırma çabasıdır.
Geçmiş dediğimiz, tozlu raflarda unutulmuş eski fotoğraf albümünden ibaret değildir. O, şu an attığımız her adımın altındaki gizli topraktır. Bugün verdiğimiz kararlar, sevdiğimiz renkler, yüzümüzdeki tebessüm ya da sesimizdeki hüzün, hep o geçip gitmiş günlerin yüreğimizde bıraktığı izlerdir. Biz geçmişin toplamıyız. Yaşadığımız sevinçler bizi inşa ederken, yaşadığımız hayal kırıklıkları ve kayıplar da bizi duvarları kale gibi daha sağlam hâle getirir.
Hatıraların Evi: Hafıza
Zaman her şeyi eskitirken hatıralara dokunamaz. Bir koku, şarkının tanıdık ritmi ya da bir sokak köşesi, bizi bir anda yıllar öncesine, çocukluğumuzun o kaygısız ikindi vakitlerine götürebilir. O an anlarız ki geçmiş aslında ölmemiştir; sadece hafızamızın kuytu köşesinde, uyandırılmayı bekleyen bir çocuk gibi uyumaktadır.
Ancak geçmişe bakarken çoğunlukla yanılsamaya düşeriz. Zihnimiz, zamanın keskin köşelerini yontma konusunda ustadır. Eski günler, yaşandığı andan daha sıcak, daha güvenli ve daha dertsiz görünür gözümüze. Bu, geçmişin mükemmelliğinden değil, şimdiki zamanın yükünden kaçma arzumuzdandır. Özlediğimiz o günlerin kendisi değil, o günlerdeki “biz”izdir; henüz yorulmamış, dünyayı saf gözle gören çocuk ya da genç hâlimizdir.
Pranga mı, Pusula mı?
Geçmişle kurduğumuz bağ, hayatımızın kalitesini belirler. Eğer sırtımızdaki heybeyi sadece pişmanlıklar, “keşke”ler ve kaçırdığımız fırsatlarla doldurursak, geçmiş bizim için ayağımıza dolanan prangaya dönüşür. Sürekli arkasına bakarak yürüyen birinin önündeki taşa basıp düşmesi kaçınılmazdır.
Oysa geçmişi pranga değil, pusula gibi görmek de mümkündür.
Ders Almak: Düşülen çukurları, geçilen virajları hatırlamak, bugünün yolunu daha güvenli yürümemizi sağlar.
Kabullenmek: Değiştirilmesi imkânsız olanı olduğu gibi kabul edebilmek ruhumuzu özgürleştirir.
Şükretmek: Bizi biz yapan tüm acı ve tatlı hatıralara saygı duymak, bugünümüze anlam katar.
Geçmiş, yaşanmış bitmiş, yazılıp okunmuş hikâyedir; onu yeniden yazamayız. Gelecek ise mürekkebi kurumamış kalem ve boş sayfadır. Bize düşen, yakışan; geçmişin bilgeliğini cebimize koyup bugünümüzü hakkını vererek yaşamaktır. Unutmamamız gerekir ki tam şu an yaşadığımız, nefes aldığımız ve belki de sıradan bulduğumuz bu an, yarın özlemle yâd edeceğimiz “eski güzel günlerin” ta kendisi olacaktır.
Esin Kara







