Beynimiz kusursuz mimariyle inşa edilmiş gibi görünse de odalarımızda zaman zaman rüzgârlar eser. O rüzgârın adı kuşkudur. Kapılarımızı ne kadar sıkı kapatırsak kapatalım, pencerelerin altından sızar, perdeleri hafifçe oynatır ve düzenli saydığımız ne varsa üzerine ince belirsizlik tozu serper.
Kuşku, iki yüzlü madalyondur. Bir yüzünde bizi kemiren, uykularımızı kaçıran, güveni un ufak eden zehir taşır; diğer yüzünde ise bizi dogmalardan, körü körüne inanışlardan ve uçurumlardan koruyan kalkan saklar.
Kuyunun Dibindeki Fener
Çoğu zaman kuşkuya haksızlık eder, kuşkuyu sadece huzur bozan olarak görürüz. Oysa insanlığı mağara duvarlarına resimler yapmaktan uzay çağının eşiğine getiren şey, tam olarak bu histir. “Acaba bu doğru mu?” sorusu olmasaydı dünya hâlâ düz, gökyüzü ise sadece mavi örtüden ibaret kalacaktı. Descartes her şeyden şüphe ederek başladığı o meşhur yolculuğunda, kendi varlığının kanıtını bile kuşku duymasında bulmuştur. Kuşku, karanlık kuyunun dibine tutulan fener gibidir; bizi hemen her şeye inanmanın getireceği konforlu ama tehlikeli uyuşukluktan uyandırır. Artık feneri doğru kullanmayı bilmek gerekir. Işığı kör göze tutarsak, gerçekleri görmeyi tamamen imkânsızlaştırırız.
Güvenin Kırılgan Aynası
İlişkiler söz konusu olduğunda kuşku, koruyucu kalkandan ziyade zehirli sarmaşığa dönüşür. Bir kez kök salmaya görsün, en sağlam sevgi ağaçlarını bile kurutabilir. İçimize düşen ilk şüphe tohumu, mantığın sesini kısar ve yerini sürekli fısıldayan paranoyaya bırakır. Söylenmeyen sözlerde manalar aranır, bakışların ardındaki niyetler sorgulanır.
Buradaki trajedi şudur: Kuşku duyan insan, aslında gerçeği değil, korkularının onaylanmasını arar. Ve ne yazık ki yeterince derin kazılırsa, en derin masumiyetin altında bile şüphe bulabiliriz.
Dengeyi Bulmak
Kuşkusuz hayat, gözü kapalı uçurum yürüyüşüdür; aşırı kuşkulu hayat ise hiç yürüyememek, kendi zihnimizin parmaklıkları arasında hapsolmaktır.
“Hiçbir şeyden kuşkulanmayan aptaldır, her şeyden şüphelenen ise çılgın.”
Asıl maharet, kuşkuya ev sahibi gibi değil, geçici misafir gibi davranmaktır. O, kapımızı çaldığında bize tetikte olmayı hatırlatan uyarıcıdır. Ama onu başköşeye oturtup hayatımızın yönetimini eline verirsek, gerçeğin peşinde koşarken yaşamın kendisini kaçırırız.
Nihayetinde kuşku, ruhun fırtınasıdır. Önemli olan fırtınada boğulmadan, rüzgârı arkamıza alıp gerçeğe doğru yelken açabilmektir.
Esin Kara







