İnsanlık olarak en büyük yanılgılarımızdan biri, içinde yaşadığımız anın yepyeni ve benzersiz olduğunu sanmaktır. Oysa bugün hissettiğimiz hırslar, korkular, zafer sarhoşlukları ya da çaresizlikler, asırlar önce bambaşka coğrafyalarda, bambaşka kıyafetler içindeki insanlar tarafından birebir yaşandı. İşte tarih, bu noktada devreye girer: O, geçmişte kalmış tozlu sayfaların dökümü değil; insanın kendi yankısını bulduğu devasa aynadır.
Tarihi sadece savaşlar, antlaşmalar ve hükümdar isimlerinden ibaret ezberci müfredat olarak görmek, ona yapılabilecek en büyük haksızlıktır. Tarih, aslında insanlığın var olma mücadelesinin, hatalarının ve özlemlerinin hikâyesidir. Roma lejyonerinin mektubundaki ev özlemi, Sanayi Devrimi’nde fabrikatörün kâr hırsı ya da Rönesans ressamının tuvaline yansıyan özgürlük arayışı... Hepsi bugün bizim kim olduğumuzu biçimlendiren hafıza kırıntılarıdır.
Hafızasını kaybeden insan, yönünü ve kimliğini nasıl yitirirse, geçmişine gözlerini kapayan toplum da geleceğini rüzgârda savrulan yaprak gibi tesadüflere terk eder. Geleceği inşa etmek için gereken harç, geçmişin tecrübelerinden süzülen akıldır. “Tarih tekerrürden ibarettir,” derler. Oysa tekerrür eden tarih değil, ders alınmayan hatalardır. İnsan doğası yüzyıllar geçse de değişmediği için benzer cehaletler ve hırslar benzer yıkımları, benzer cesaret ve akıl yürütmeler ise benzer medeniyet sıçramalarını doğurur.
Zamanın aktığı bu bitmeyen nehirde hepimiz birer uğrak yeriyiz. Geçmişin izlerini okumak, bize hem ne kadar küçük olduğumuzu hatırlatan mütevazılık kazandırır hem de insanlık ailesinin devasa zincirinde halka olduğumuzu hissettirir. Tarihe kulak vermek, sadece dünü anlamak değil; bugün bastığımız toprağı tanımak ve yarına atacağımız adımları pusulasız kalmadan seçebilmektir.







