Varlık sesle, çizgiyle, dolup taşan çabayla kendini kanıtlama telaşındayken; boşluk sessizce durup her şeyin etrafını sarar. Tuvalin üzerine düşen ilk fırça darbesinden sonra, o beyazların barındırdığı imkânlar silsilesidir.
Çoğu zaman boşluğu “hiçlik” sanırız; oysa boşluk evrenin ve ruhun nefes alma alanıdır. İçinde hiçbir şeyin bulunmadığı sessizlik değil, aksine her şeyin doğmaya hazırlandığı imkândır.
Heykeltıraş mermeri eksilte eksilte biçimlendirir. Onu eser kılan, yontup çıkardığı parçaların arkasında bıraktığı boşluktur. Müziği güzelleştiren, seslerin birbirine karışması değil; aralarındaki kısa eslerdir. Kalbin ritmi bile iki vuruş arasındaki görünmez boşluk sayesinde tamamlanır. Hayat, doldurmaya çalıştığımız değil, eksiltip ferahladığımız ölçüde derinleşir.
Zamanımız ise boşluktan korkan çağın içine hapsedilmiş durumda. Bir anlık duraklamaya, bir anlık sessizliğe dahi tahammülümüz yok. Ceplerimizdeki ekranlarla, zihnimizdeki bitmek bilmeyen telaşlarla her aralığı doldurmaya çalışıyoruz. Oysa fincanın işe yaraması, içinin boş olması sayesindedir. İçi dolu kaba yeni bir şey koyamayız; zihni ve gönlü sürekli dolu olan insanda hayata ve hakikatlere yer açamaz.
İçimizde bazen açılan boşluk hissi de aslında eksiklik değil, çağrıdır. Kendimize dönmemiz, dışarıdaki gürültüyü susturup kendi iç sesimizi dinlemek için açılmış alandır. Kalbimizin kendi ritmini, ruhun kendi ağırlığını bulması ancak o boşluğun içinde kabullenilmekle mümkündür.
Boşluk, taşınacak yük değil; varlığın sığınacağı en sakin limandır. Onu doldurmaya çalışmak yerine içine yerleştiğimizde, hiçliğin aslında her şeyin başlangıcı olduğunu anlamaya başlarız.
Esin Kara







