Adalet deyince aklımıza ilk gelen simgedir terazi. İki kefesi, bir de tam ortasında varlığıyla tüm yükü bölen ince ip ya da demir mil... Çoğu zaman mahkeme koridorunun soğuk duvarlarında ya da pazar yerinin gürültüsünde karşılaştığımız bu nesne aslında iç dünyamızla kurduğumuz en kadim ilişkinin adıdır.
Terazinin varlığı, eksikliğin ya da fazlalığın kabulü ile başlar. Kibrit kutusu kadar hafif bir hafızayı kefeye koyarsak, diğer kefeye hayatın bütün ağırlığı çökebilir. Çünkü terazi, sadece maddelerin gramajını değil, duyguların, ihtirasların ya da pişmanlıkların görünmez yüzünü de ölçer. Bir kefede olmak istediğimiz insan, diğer kefede olduğumuz insan durur. Ortadaki ince gösterge ne zaman dengeyi gösterse, orası bizim huzur dediğimiz anlık durağımızdır. Ancak insan hayatı durgun su değildir; bir nefes, düşünce bile dengenin değişmesine yeter.
Eski zaman bilgeleri, adaletin terazisine gözü kapalı kadını yerleştirmişler. Buradaki körlük ceza değil, erdemdir: Nesneleri, kişileri, unvanları değil; sadece özü tartabilme yetisi. Dünyanın curcunasına gözlerini kapayan insan ise kendi iç terazisinde sürekli yanılsama yaşar. Kendi kusurlarını pamuk gibi hafif, başkalarının hatalarını kurşun gibi ağır tartması bundandır. Kendisine iltimas geçen bir hâkimden doğru hüküm çıkmaz.
Belki de hayatın sırrı, kefelerin her zaman milimetrik eşitlikte durması değil, o salınımın kendisine alışabilmektir. Bazen hüzün ağır basar, bazen neşe; bazen yorgunluk çöker bir tarafa, bazen umut... Önemli olan, terazinin orta milini koparmamak, hassas ayarı tamamen kaybetmemektir.
Nihayetinde her insan, ömür boyu kendi dengesini arayan cambazdır.
Ve hayat, iki kefe arasında gidip gelen rüzgâra rağmen, tam ortada dik ve duru durabilme sanatıdır.
Esin Kara







