Hayat, kapısı hiç kapanmayan han kapısı gibidir. Gelenlerin ayak sesleri koridorlarda yankılanır. Kimi eşikte durup rüzgârı dinler, kimi en kuytu köşeye geçip kendine yer açar. Bizler ise bu hanın hem sahibi hem de bekçisiyizdir. Çoğu zaman gidenlerin arkasından bakmaya o kadar alışırız ki, kapıyı çalan yeni misafirlerin, yani “gelenlerin”, farkına varmakta gecikiriz.
Gelenlerin en güzel yanı, beraberlerinde getirdikleri acemiliktir. Yeni bir insan hayatımıza girdiğinde, kendi içimizdeki bakir coğrafyaları da keşfederiz. Onların soruları, bizlerin yıllardır ezberlediğimiz cevapları sarsar. Dost, sevgili ya da küçük bir çocuk fark etmez. Her gelen, yanına kendi dünyasının kokusunu, kendi gökyüzünün rengini katarak gelir. Odamız aynı odadır ama duvardaki gölgelerin şekli değişmiştir artık.
Ancak gelenleri karşılamak, sanıldığı kadar kolay zanaat değildir. Yüreği gidenlerin enkazı ile dolu biri kapıyı açmakta zorlanır. “Yine mi aynı hikâye?”, “Yine mi bir gün gidecek birisi?” korkusu, eşikte bekleyen bereketin içeriye girmesine engel olur. Oysa hayatın en temel kanunu dönüşümdür. Gidenler alanı boşaltır ki, gelenler kendi tohumlarını ekebilsin. Avucunu sıkı sıkıya kapatan biri, elindekini kaybetmez belki ama kendisine uzatılan yeni hediyeyi de kabul edemez.
Gelenlerin bazıları kalıcıdır, bazıları ise bize bir şey öğretip geçmek için gelir. Kalıcı olanlar hayatımızın mimarı olurken, geçici olanlar ruhumuzun tozunu alan rüzgârdır. Bize düşen, kapıyı çalana “Neden geldin?” diye sormak değil, onun getirdiği hikâyedeki rolü görebilmektir.
Nihayetinde hayat, gelenlerin bıraktığı izlerden oluşan devasa haritadır. Kapının her çalınışı, kaderin bize sunduğu yeni ihtimaldir ve hazır olmak gerekir; çünkü hayat, kapıyı açık tutanları her zaman şaşırtacak bir şeylerle çıkagelir.
Esin Kara







