Türkçenin en tuhaf, en kurtarıcı belki de en hüzünlü kelimelerinden biridir "neyse". Sadece beş harften oluşur ama içinde derin bir kabullenişi, vazgeçilmişliği, bazen de devasa bir öfkeyi saklar. Neyse demek; aslında söylenecek çok şey varken susmayı seçmektir. Sanki zihnimizdeki gürültülü odanın kapısını usulca kapatıp anahtarı paspasın altına bırakmaktır.
Bir Noktalı Virgül Olarak "Neyse"
Hayat bazen bizi öyle bir noktaya getirir ki kurduğumuz cümleler düğüm olur. Karşımızdakine kendimizi anlatamayacağımızı fark ettiğimiz o an, imdadımıza yetişir. "Neyse" deriz; bu bir bitiş değil, aslında bir ara vermedir. Bu kelime zihnimizin vites küçültmesidir; hızla giden bir tartışma sırasında çekilen el frenidir.
Kabullenişin En Nazik Hali
Bazen "neyse", kaderle yapılan bir barış anlaşmasıdır. İstediğimiz gibi gitmeyen bir günün, eksik kalmış bir hayalin veya cevapsız kalan bir mesajın ardından fısıldanır. Burada neyse; "Elimizden geleni yaptık, fazlası yorar," demenin yoludur. Kendi kendimize verdiğimiz teselli ikramiyesidir. Neyse diyebilen insan; hayatın mükemmel olmadığını kabul etmiş, yenilgisini nezaketle karşılamayı öğrenmiştir.
Suskunluğun Sınırı
Ancak dikkatli olmak gerekir; her "neyse" huzur barındırmaz. Bazı neyseler, içinde birikmiş binlerce kelimenin mezarlığıdır. Eğer bir insan sık sık "neyse" diyorsa orada anlatılmaktan vazgeçilmiş hikâyeler, duyulmayacağı anlaşılmış çığlıklar var demektir. Bu noktada kelime, bir köprü olmaktan çıkarak duvara dönüşür.
Sonuç Olarak
Neyse; hayatın karmaşasına karşı geliştirdiğimiz savunma mekanizmamızdır. Her şeyi açıklayamayacağımızı, her yanlışı düzeltemeyeceğimizi ve herkesi ikna edemeyeceğimizi bildiğimizde sığındığımız güvenli limandır. Dünya dönmeye devam ediyor, dertler birikiyor, cümleler yarım kalıyor... Ama bir şekilde yola devam etmek gerekiyor. Belki de bu yüzden bu kelimeyi bu kadar sevmemiz.
Hepsini anlatmaya kalksak ömür yetmez zaten. Neyse...







