Mucize ismini duyduğumuzda zihnimiz genellikle doğaüstü olaylara, denizin ikiye bölünmesine ya da imkânsızın saniyeler içinde gerçekleştiği epik sahnelere gider. Mucizeyi hep doğaüstü olanın tekelinde sanırız. Oysa mucize, sadece mucizenin gerçekleşmesi değil; sıradanlığın içindeki o muazzam düzenin kendisidir.
Beklentinin ötesindeki büyü
İnsanoğlu, alışkanlıklarının kurbanı olan bir varlıktır. Her sabah güneşin doğacağını bilmek, bu muazzam kozmik olayı sıradan bir hava durumu bilgisine indirger. Bir tohumun çamurlu toprağı delip gökyüzüne uzanması, bir kalbin hiç durmadan on yıllarca çarpması veya iki insanın milyonlarca ihtimal arasından birbirini bulması...
Gözlerini aç ve hisset...
Belki de en büyük mucize, insanın kendi içindeki değişimin gücüdür.
Mucize beklemek aslında bir farkındalık meselesidir. Gökyüzünün her akşam farklı bir paletle boyanmasını doğal bulup geçmek, dünyanın büyüsünü ıskalamaktır. Gerçek mucize; olağanüstü olayların peşinde koşmak değil, olağan olanın içindeki olağanüstülüğü görebilmektir. Dünyaya gözlerimizi bir turist merakıyla değil, bir keşif tutkunu gözüyle açtığımızda; nefes aldığımız her anın aslında başlı başına mucize olduğunu fark ederiz.
Belki de dünya görkemli işaretlerle dolu değil, sadece biz onları okumayı öğreniyoruz.







