Hayat bizi sarsılmaz, pürüzsüz ve her daim kazanan zırhın içine girmeye zorlar. Sosyal medya profillerimizden iş görüşmelerimize kadar kusursuz heykel gibi durmaya çalışıyoruz. Oysa insan olmanın en saf, en dokunulabilir yanı o zırhın çatlaklarında gizlidir.
Kırılganlık, çoğu zaman zayıflıkla karıştırılan bir kavramdır. Oysa bir vazonun kırılabilir olması, onun değerinden bir şey eksiltmez; aksine onun zarıf ve eşsiz olduğunu fısıldar. İnsan içinde durum pek fatklı değildir. Gerçek bağlar, iki insanın birbirine ne kadar güçlü olduğunu kanıtladığı anlarda değil, korkularını, yetersizliklerini ve “buradayım, canım yanıyor” diyebilme cesaretini paylaştığı anlarda kurulur.
Maskelerin ardındaki gerçek:
Kırılganlığı kabul etmek, gardını indirmek anlamına gelir. Bu, ilk bakışta korkutucu bir savunmasızlık halidir. Ancak bu savunmasızlık hali, samimiyetin tek kapısıdır. Birine “seni seviyorum” demek, “beni rededebilirsin” riskini göze almaktır; bir hayalin peşinden gitmek, “başaramayabilirim” gerçeğiyle yüzleşmektir.
Eğer kırılganlıklarımızı bastırırsak, sadece acıyı ve hayal kırıklığını değil; neşeyi, aidiyet duygusunu ve yaratıcılığı da uyuştururuz. Çünkü duygularımızı seçererek uyuşturamayız. Karanlığı hissetmemek için ördüğümüz duvarlar, gün ışığının da içeri girmesine engel olur.
Yaralarımız, hayata karşı verdiğimiz mücadelenin, hissetme cesaretimizin ve yaşanmışlıklarımızdan kalan izlerdir.
Kusursuzluk, ilizyondur; kırılganlık ise bizi birbirimize bağlar.
Kırılganlık bir eksiklik değil, cesarettir. Kendimizi olduğumuz gibi, tüm eksiklerimiz ve belirsizliklerimiz ile ortaya koyabilnektir. Hayatın fırtınalarına karşı bir meşe ağacı gibi dimdik ve sert bir meşe ağacı gibi durup kırılmaktansa, rüzgarla esneyebilen söğüt dalı gibi kırılganlığımızı kabul etmek bizi daha dayanılı kılar.
Unutmayalım ki, sadece kırılabilir olanlar gerçekten sevebilir ve sadece incilebilir olanlar gerçekten şefkat gösterebilir.
Zırhlarımızı biraz gevşetip, içimizdeki eşsiz, titrek ama canlı insanın nefes almasına izin verelim...







