Yalnızlık:
Kendi içine yolculuk...
Yalnızlık, köşe başında pusuya yatmış bir hastalık gibi anılsa da, aslında en saf, en gerçek halimizdir. Kalabalıkların gürültüsü dindiğinde, o korkulan sessizlik çöktüğünde başlar asıl hikaye. Çoğu zaman yalnız kalmak ile yalnızlık hissetmek arasındaki o ince çizgide sendeleriz. Biri tercih, bir nefes alabilme alanıyken; diğeri ruhun kalabalıklar içinde üşümesidir.
Bir sığınak olarak yalnızlık
İnsan, sosyal varlık olmasının yanında, aslında derin ve gizli bireyselliğe hapsedilmiştir. Gün boyu başkalarının beklentileri, toplumca dayatılmış roller ve bitmek bilmeyen onaylanma arzusuyla görünmez maske takarız. Yalnızlık, bu maskenin düştüğü kutsal andır. Kendi sesimizi duyabilmek için dünyanın sesini kısmak gerekir. Schopenhauer'in dediği gibi; insan, ancak yalnız olduğu sürece kendisi olabilir.
Yalnızlıkta yaratıcılık vardır. Yazarın boş kağıtla, ressamın tuvalle ya da bir düşünürün kendi zihni ile baş başa kalmasıdır. Sessizliğin içindeki uğultu, keşfedilmeyi bekleyen fikirlerin sesidir.
Tarihin en bağlantılı ama belki de en yalnız çağını yaşıyoruz. Sosyal medya ağları bizi binlerce insana ulaştırıyor ama bu bağlar, ekran camı kadar yüzeysel kalıyor. Binlerce takipçisi olan birinin, akşam yemeğine eşlik edecek birini bulamadığı andaki boşluk, niceliğin niteliğe hiçbir zaman ikamet edemeyeceğinin ispatıdır.
Kendi kendine yetebilmek
Yalnızlıktan korkmak, aslında insanın kendinden korkmasıdır. Kendi iç dünyasıyla barışık olmayan birinin, başkaları ile kuracağı bağlar da pamuk ipliğine bağlıdır. Oysa yalnızlığı sürgün yeri değil, liman olarak gördüğümüzde, hayatın sesi değişir.
Kendi başına kahve içmekten, parkta sessizce oturmaktan veya sadece düşünceleriyle baş başa kalmaktan korkmayan, hatta keyif alabilen biri, dünyanın en özgür insanıdır. Çünkü o, mutluluğu başkasının varlığına endekslemeyi bırakmış, kendi iç ışığına kavuşmuştur. Unutmamalıyız ki; en uzun yolculuk, insanın kendi içine yaptığı yolculuktur ve bu yolculukta refakatçi kabul edilmez.







