İnsan olmak, yeryüzündeki en büyük tezatları aynı bedende ve zihinde taşıma sanatıdır. Belki de bu yüzden insan üzerine düşünmek, ucu bucağı olmayan dipsiz bir kuyuya bakmaya benzer.
Etimolojik köklerine indiğimizde Arapça "üns" kökünden gelen insan; alışabilen, ünsiyet kuran, dostluk eden demektir. Diğer bir görüşe göre ise "nisyan"dan, yani unutmaktan gelir. Yalnızca bu ikilem bile varoluşsal özetimizi sunar bize: Bir yanımızla bağ kurmaya, sevmeye ve bağ kurmaya öyle muhtacızdır ki dünyayı sevgi ile yeniden kurabiliriz. Ancak diğer yarımızla o kadar unutkanızdır ki kökenimizi, hatalarımızı, hatta dünyadaki geçiciliğimizi bile bir anda unutuveririz.
Doğa kendi kuralları ile son derece uyumludur. Ağaç, ağaç olmanın dışına çıkmaz; aslan, doğası ne ise ona göre yaşar. Fakat insan, kendi doğasını sürekli yeniden tanımlayan, hatta zaman zaman kendine yabancılaşan tek varlıktır. Akıl gibi muazzam bir yetiye sahipken, kendi sonunu getirebilecek kararlar alabilen; merhameti ile çiçekleri yeşertirken, hırsıyla medeniyetleri yakıp yıkan aynı varlıktır. Bu yüzden insan "sonuç" değil, "süreç"tir.
Albert Camus'nun dediği gibi, insan anlamsızlıklar içinde anlam arayışıdır. Kendi yok oluşunu bile bile yaşayan, zihnimizde sonsuzluğu taşırken bedeniyle toprağa bağlı olan tek canlıyız. Belki de bizi en hakiki kılan şey mükemmel oluşumuz değil, tüm kırılganlıklarımıza, korkularımıza ve eksikliklerimize rağmen "iyiyi" ve "güzeli" tercih edebilme çabamızdır.
İnsan olmak, bitmeyen yolda yürümektir. Yanılırız, unuturuz, düşeriz; ama her defasında bağ kurarak, hatırlayarak ve yeniden deneyerek doğruluruz. Kendi hikâyemizin hem yazarı, hem okuru hem de başrol oyuncusuyuz.
İnsanın en çok hangi yönü, bağ kurma arzusu mu, yoksa varoluşsal anlam arayışı mı kendimizi daha çok insan gibi hissettirir?
Esin Kara







