Bir televizyon dizisi bazen yalnızca bir hikâye anlatmaz. Yıllardır zihnimizde taşıdığımız, belki de cevabını bulamadığımız sorulara dokunur. Manifest'in finali bana insanın iyiliğini, kötülüğünü, vicdanını ve bu dünyadaki ortak sorumluluğunu yeniden düşündürdü.
Not: Bu yazı Manifest dizisinin finaline ve hikâyesindeki önemli gelişmelere ilişkin spoiler içermektedir.
Pek çok yabancı dizi izledim. The Blacklist, Homeland ve daha niceleri... Bazıları zekâsıyla, bazıları kurgusuyla, bazıları da insanın ve devletlerin karanlık tarafını gösterme biçimiyle etkileyiciydi.
The Blacklist, suç ağları üzerinden iyilikle kötülük arasındaki sınırların ne kadar karmaşıklaşabileceğini gösterirken; Homeland, güvenlik, sadakat, ihanet ve devlet çıkarları üzerinden insanın nasıl zor kararlarla karşı karşıya kalabileceğini, görünenle görünmeyen gerçekler arasındaki farkı düşündürdü.
Ama Manifest başka bir şey yaptı.
Beni yalnızca düşündürmedi. Uzun zamandır hissetmediğim bir duyguyla karşılaştırdı.
Final bölümünde, yıllardır ilk kez bir diziyi izlerken ağladım. Üstelik sevinçten...
Bazı duygulara, zor da olsa kilit takmak öğretilmiş biri olarak, birdenbire o kilidin aralanıvermesi şaşırtıcıydı.
Bu, yalnızca sevdiğim karakterlerin kurtulmasından kaynaklanan bir mutluluk değildi. Daha derin, tarif etmesi zor bir huzurdu. Sanki dünyanın bütün karmaşası, haksızlıkları, kötülükleri ve acıları birkaç dakikalığına anlam kazanmıştı.
Bazen bir kurgu, insanın içinde taşıdığı inançları ve umutları uzun felsefi tartışmalardan çok daha güçlü hissettirebiliyor.
Aynı uçaktayız, aynı filikadayız
Manifest'in başlangıcında 828 sefer sayılı uçağın yolcuları, kendilerini açıklanamaz bir olayın içinde buluyor. Onlar için birkaç saat geçmişken dünya beş buçuk yıl ilerlemiştir.
Başlangıçta her şey bireysel bir gizem gibi görünür. İnsanlar ailelerine dönmeye, kaybettikleri zamanı anlamaya ve başlarına gelenlerin nedenini çözmeye çalışırlar. Ancak hikâye ilerledikçe asıl meselenin yalnızca zaman, uçak veya doğaüstü çağrılar olmadığı anlaşılır.
Yolcular birbirlerine bağlıdır.
Birinin aldığı karar diğerlerinin hayatını etkiler. Birinin yaptığı iyilik, başka birinin kurtuluşuna katkıda bulunabilir. Birinin bencilliği veya kötülüğü ise herkesin geleceğini tehlikeye atabilir.
Dizide sıkça kullanılan cankurtaran filikası benzetmesi tam da bunu anlatır.
Hepimiz aynı filikadaysak, birimizin açtığı delik yalnızca kendisini batırmaz.
Toplum da böyle değil midir?
Bir insanın yaptığı haksızlık yalnızca mağdur ettiği kişiyi mi etkiler? Bir yöneticinin aldığı yanlış karar, bir savaşın başlatılması ya da bir toplumda adaletin zayıflaması yalnızca doğrudan etkilenenleri mi ilgilendirir?
İşte Manifest'in filikası bana biraz da insanlığın kendisini hatırlattı.
Bir an Fransız sosyolog Émile Durkheim'ın, toplumu yalnızca yan yana yaşayan bireylerin toplamı olarak görmeyen ve onları birbirine bağlayan ortak değerleri anlatan kolektif bilinç düşüncesi canlandı zihnimde.
Üstelik kendimi kolay kolay bir yere ait hisseden biri de değilim.
Dizideki Divine Consciousness, yani İlahi Bilinç, insanın varoluşuna ve evrenin işleyişine ilişkin metafizik bir düşünce olsa da her şeyin bir bütünün parçası olduğu fikri benim için anlamlıydı.
Toplumların en büyük sorunlarından biri, bireysel davranışlarımızın ortak hayat üzerindeki etkisini yeterince önemsemememiz olabilir.
Çünkü çoğu zaman herkes yalnızca kendi filikasını kurtarmaya çalışır.
Oysa belki de ortada birbirinden bağımsız filikalar yoktur.
Diziyi izlerken zihnimde canlanan bir başka düşünür de Immanuel Kant oldu. Kant'ın ahlak felsefesinde önemli olan yalnızca davranışın sonucu değildir. Bir eylemin hangi niyetle yapıldığı, doğru olduğu için yapılıp yapılmadığı da belirleyicidir.
Manifest'teki karakterler başlangıçta kendilerini kurtarmak için gizemli çağrıları takip eder. Ancak zamanla filikanın bir başkasının davranışı yüzünden de batabileceğini fark ederler. Çağrıların işaret ettiği insanları bulmaya, onlara yardım etmeye, kimi zaman hayatlarını kurtarmaya, kimi zaman da kötülük yapmalarını engellemeye çalışırlar.
Bir insan başkasına zarar vermiyorsa ama gözünün önündeki haksızlığa sürekli sessiz kalıyorsa, ahlaki görevini bütünüyle yerine getirmiş sayılabilir mi? Elimizden geleni yapmakla hiçbir şey yapmamayı seçmek arasında önemli bir fark vardır. Dizide bazı karakterlerin kendi hayatlarını tehlikeye atarak başkalarını kurtarmaya çalışması, işte bu farkı görünür kılıyor.
Manifest'in beni en çok etkileyen yönlerinden biri de dünya hayatını bir sınav olarak ele alması ve sonunda bir yargılanma anına ulaşmasıydı.
Aslında bu düşünce insanlık tarihine yabancı değil. Birçok din ve felsefi gelenek, insanın bu dünyadaki varlığını yalnızca doğumla ölüm arasında geçen biyolojik bir süreç olarak değerlendirmez.
Manifest'in finalindeki yargılanma sahnesi...
İnsanların yaptıklarıyla yüzleşmesi, fedakârlıkların anlam kazanması, kötülüklerin karşılıksız kalmaması...
Bütün bunlar insanda güçlü bir adalet duygusu uyandırıyor.
Elbette bir televizyon dizisi bu.
İyi insanlar da kusurlarla sarılmışlardır. Hata yapar, korkar, öfkelenir, bencil davranır ve yanlış kararlar verirler.
Ama bazıları bütün yaşananlara rağmen aynı yanlışlarda ısrar eder. Belki de bazıları için gerçekten umut kalmamıştır.
Peki neden hepimiz birlikte yargılanalım?
Dizinin ortak kader düşüncesi, beraberinde zor bir adalet sorusunu da getiriyor.
Bir başkasının kötülüğünün sonuçlarına neden hepimiz katlanmak zorunda kalıyoruz?
- Savaş isteyenlerin kararlarından savaş istemeyen insanlar etkileniyor.
- Yolsuzluk yapanların davranışlarının bedelini bazen bütün toplum ödüyor.
- Çevreye zarar verenlerin tercihleri, henüz doğmamış kuşakların yaşamını değiştirebiliyor.
Elbette aynı sonuçlara katlanmak, aynı ölçüde suçlu olmak anlamına gelmez. Ama başkalarının davranışlarının toplum üzerindeki etkisini bilmek, bizi hem kendi eylemlerimizde daha dikkatli olmaya hem de haksızlıkları önlemeye yöneltebilir.
Kurtuluşun yalnızca bireysel değil, toplumsal bir sorumlulukla da ilişkili olabileceği düşüncesi burada anlam kazanıyor.
Beni ağlatan final
Manifest'in finalini izlerken hissettiğim şeyin ne olduğunu düşündüm. Belki de bu yüzden oturup bunları yazmaya karar verdim.
Biraz özlem, biraz rahatlama ama en çok da sevinçti.
İnsanların yıllarca mücadele etmesi, başkalarını korumaya çalışması, bazılarının kendilerini feda etmesi ve sonunda bütün bu çabaların bir anlam taşıdığının gösterilmesi...
Diğer yanda çağrıların mesajlarını kendi çıkarları için kullanan, başkalarını ve hatta bütün filikayı tehlikeye atan insanların karşılaştıkları son...
Sanki bir anlığına, dünyanın bütün adaletsizliklerine rağmen huzur duymak mümkün olmuştu.
Gerçek hayatta iyi insanlar acı çekebiliyor. Haksızlık yapanlar uzun yıllar hesap vermeden yaşayabiliyor. Fedakârlıklar görmezden gelinebiliyor.
Ama iyiliğin değeri, mutlaka ödüllendirileceğini bilmeye bağlı değil.
Kant'ın görev ahlakıyla, Durkheim'ın toplumsal bağlarıyla ve dinî anlamda dünya hayatının bir sınav olduğu inancıyla düşündüğümüzde, farklı yollardan benzer bir soruya ulaşıyoruz:
Bu dünyada nasıl bir insan olmayı seçiyoruz?
Birlikte yaşadığımız bu dünyada birbirimize karşı sorumluluğumuz nedir?
Belki hepimiz aynı uçakta değiliz.
Aynı ülkede, aynı şehirde, aynı koşullarda doğmadık. Aynı fırsatlara sahip değiliz. Aynı acıları yaşamadık.
Ama aynı insanlık hikâyesinin içindeyiz.
Birimizin yaptığı iyilik bazen hiç tanımadığımız birinin hayatına dokunabilir. Birimizin sessiz kaldığı kötülük ise zamanla başkalarının yaşamını değiştirebilir.
Dünyayı tek başımıza kurtaramayız.
Bütün kötülükleri engelleyemeyiz.
Her adaletsizliğin hesabını kendi ömrümüzde göremeyebiliriz.
Ama yine de vicdanımızdan vazgeçmemeyi, haksızlığın karşısında durmayı ve başkalarının acısına kayıtsız kalmamayı seçebiliriz.
Çünkü belki de asıl mesele, filikanın sonunda batıp batmayacağından önce, filikadayken bizim nasıl davrandığımızdır.
Ve bir gün herkesin kendi yaptıklarıyla yüzleşeceğine inanmak, belki de insanın içindeki adalet duygusunu canlandırır.
Hakikati Allah bilir.








