Bir insan düşünün…
Yıllarca bir siyasi hareketin içinde yaşamış. Ailesini, dostluklarını, iş çevresini, sosyal ilişkilerini bu siyasi kimliğin etrafında kurmuş. Seçimlerde çalışmış, toplantılara katılmış, mücadele etmiş, gerektiğinde partisini savunmak için en yakınlarıyla bile tartışmış.
Yalnızca bir partiye üye olmamış; hayatının önemli bir bölümünü o partiyle birlikte inşa etmiş.
Peki, böyle bir insan bir gün nasıl olur da bütün bu geçmişi geride bırakarak siyasi hayatının tam karşısında konumlandırdığı başka bir partiye geçer? Üstelik yıllarca eleştirdiği, politikalarına karşı çıktığı, kendi siyasi çevresine yanlışlarını anlattığı bir partiye…
Bu sorunun cevabını yalnızca siyasi hesaplarda, kişisel çıkarlarda veya değişen güç dengelerinde aramak yeterli mi? Belki de önce insan psikolojisine bakmak gerekiyor.
Siyaset bir kimliğe dönüştüğünde
Siyasi aidiyet, her zaman yalnızca düşünsel bir tercih değildir.
İnsan zamanla içinde bulunduğu siyasi hareketle kendisini özdeşleştirir. Partisinin başarısını kendi başarısı, yenilgisini kendi yenilgisi gibi yaşayabilir.
Sosyal psikolojide buna sosyal kimlik ve grup aidiyeti üzerinden bakılır.
İnsan kendisini yalnızca birey olarak değil, ait olduğu toplulukların bir parçası olarak da tanımlar.
Bu nedenle yıllarca bir siyasi hareketin içinde bulunan kişinin partiden ayrılması, sıradan bir kurum değişikliği değildir.
O insan yalnızca bir üyelikten vazgeçmez. Kendisini tanımladığı çevreden, ortak hatıralardan, birlikte mücadele ettiği insanlardan ve geçmişinin bir bölümünden uzaklaşma ihtimaliyle karşı karşıya kalır.
İnsan yanlış olduğunu bildiği bir yapıyı neden savunur?
İşin ilginç tarafı, insan her zaman doğru olduğuna inandığı şeyi savunmaz.
Bir siyasi partinin yanlışlarını, yolsuzluklarını veya topluma zarar veren uygulamalarını gördüğü hâlde o partiye bağlı kalabilir. Çünkü zihinsel bağlılık, her zaman mantıksal değerlendirmelerle sona ermez. Psikolojide bilişsel çelişki olarak açıklanan durum burada devreye girebilir.
İnsan, yıllarca savunduğu düşüncelerle karşılaştığı gerçekler arasında bir çelişki yaşadığında bunu gidermeye çalışır.
Bazen davranışını değiştirir. Bazen de davranışını değiştirmek yerine kendisini ikna edecek gerekçeler üretir.
“Bizim partide de yanlışlar var ama diğerleri daha kötü.”
“Bütün bu emeklerden sonra nasıl ayrılırım?”
“Şimdi gidersem arkadaşlarım ne düşünür?”
“Ben ayrılırsam yıllarca savunduğum her şeyi inkâr etmiş olmaz mıyım?”
Bunlar yalnızca siyasi sorular değildir.
İnsanın benliğini, geçmişini ve toplumsal konumunu koruma çabasının da ifadeleri olabilir.
Peki, tam karşısındaki partiye nasıl geçer?
Asıl düşündürücü olan belki de budur.
Bir siyasi hareketten uzaklaşmak ile yıllarca karşısında mücadele edilen başka bir siyasi partiye katılmak aynı psikolojik süreç değildir.
İlkinde insan eski aidiyetini geride bırakmaya çalışır.
İkincisinde ise kendisine yeni bir aidiyet oluşturur.
- Yıllarca savunduğu düşüncelere karşı çıkan bir siyasi hareketin içinde kendisine nasıl yer bulur?
- Dün eleştirdiği politikaları bugün nasıl savunabilir?
- Geçmişte arkadaşlarına anlattığı yanlışları şimdi hangi gerekçelerle açıklayabilir?
Böyle bir değişimin yalnızca parti rozetiyle açıklanamayacak kadar derin bir tarafı vardır.
Aidiyetin yerini başka bir aidiyet alabilir mi?
İnsan sosyal bir varlıktır. Bir gruba ait olmak, kabul görmek, değerli hissetmek ve ortak bir kimliğin parçası olmak önemli psikolojik ihtiyaçlardır. Siyasi hareketler de bu ihtiyaçları karşılayabilir.
Bu yüzden bir partiden ayrılan insan, eski aidiyetinin oluşturduğu boşluğu yeni bir siyasi çevreyle doldurabilir. Yeni dostluklar, yeni ilişkiler, yeni imkânlar ve yeni bir toplumsal konum...
Ancak yeni bir gruba katılmak, eski kimlikle yaşanan çelişkileri kendiliğinden ortadan kaldırmaz.
Bazen insan, geçmişteki düşüncelerini yeniden yorumlamak zorunda kalır. Eskiden savunduğu şeyleri önemsizleştirebilir. Eski partisinin hatalarını daha fazla vurgulayabilir. Yeni partisinin daha önce eleştirdiği uygulamalarını farklı gerekçelerle açıklamaya başlayabilir.
Bunlar mutlaka bilinçli bir hesaplamanın sonucu değildir. Kimi zaman insan zihninin yeni durumuyla tutarlılık kurma çabasıdır.
Siyasi kopuş psikolojik bir sarsıntı yaratabilir
Yıllarca ait olduğu siyasi çevreden ayrılmak, bazı insanlar için ağır bir duygusal süreç olabilir. Çünkü kopuş yalnızca bugünkü ilişkileri değil, geçmişin anlamını da etkiler.
İnsan kendisine şu soruları sorabilir:
“Bunca yıl ne için mücadele ettim?”
“Yıllarca savunduğum insanlara şimdi ne söyleyeceğim?”
“Eski arkadaşlarım beni nasıl karşılayacak?”
“Yeni çevrem beni gerçekten kabul edecek mi?”
“Geçmişteki düşüncelerimle bugünkü tercihim arasındaki çelişkiyi nasıl açıklayacağım?”
Bu soruların oluşturduğu iç çatışma, kimlik kaybı, suçluluk, yalnızlık ve yoğun stres duygularına yol açabilir.
Her siyasi kopuş travmatik değildir. Ancak hayatının büyük bölümünü belirli bir siyasi kimlik üzerine kurmuş biri için bu değişim, benliğini yeniden tanımlamayı gerektiren sarsıcı bir deneyim olabilir.
Özellikle insanın ailesi, iş çevresi ve arkadaşlık ilişkileri de aynı siyasi kimliğin etrafında şekillenmişse, ayrılığın toplumsal bedeli ağırlaşabilir.
Siyasi değişim mi, kişisel tercih mi?
Düşünceler değişebilir, siyasi partiler değişebilir, insanlar yaşadıkları deneyimlerle farklı sonuçlara ulaşabilir. Bu değişim düşünsel bir dönüşüm olabileceği gibi kişisel, toplumsal veya siyasi koşulların etkisiyle gerçekleşen bir tercih de olabilir.
İnsan geçmişini de değiştirebilir mi?
Belki de bütün bu meselenin en önemli sorusu budur.
İnsan başka bir partiye katılabilir, yeni arkadaşlıklar kurabilir, farklı düşünceleri savunabilir.
Ama geçmişte söylediklerini, savunduklarını, karşı çıktıklarını ve o uğurda kurduğu ilişkileri değiştirebilir mi?
Yıllarca bir siyasi hareketi savunmuş, başka bir siyasi anlayışın yanlışlarını anlatmış bir insanın bugün o anlayışın içinde yer alması, yalnızca çevresinin değil, kendi vicdanının da cevap arayacağı bir durum olabilir.
Belki de burada belirleyici olan, insanın hangi partiye geçtiğinden çok, bu değişimle nasıl yüzleştiğidir.
Sonunda geriye tek bir soru kalıyor:
Bir insan yıllarca savunduğu ilkeleri gerçekten değiştirdiği için mi başka bir siyasi harekete katılır, yoksa bulunduğu yere göre ilkelerine verdiği anlam da mı değişir?
Belki de bir soru daha sormak gerekiyor:
İnsan ilkeleri uğruna ne kadar bedel ödeyebilir?







