Türkiye'nin son çeyrek yüzyılını anlamak için yalnızca iktidarların ve kurumları yöneten isimlerin nasıl değiştiğine değil, iktidarın kendisini hangi gerekçelerle meşrulaştırdığına ve bu gerekçelerin hangi uygulamalara göz yumulmasını sağladığına da bakmak gerekiyor.
AK Parti, kuruluşunda askerî vesayetle mücadele, demokratikleşme ve muhafazakâr kesimlerin kamusal alandaki haklarını genişletme söylemleriyle öne çıktı. Fethullah Gülen hareketiyle yıllarca sürdürülen yakın ilişki de kısmen ortak bir siyasi ve toplumsal zemine dayanıyordu. Ergenekon ve Balyoz davaları sırasında askerî vesayetin geriletilmesi hedefi öne çıkarılırken, sonradan ortaya çıkan ağır hukuksuzlukların uzun süre yeterince sorgulanmaması Türkiye'nin yakın tarihindeki önemli kırılmalardan biri oldu.
O dönemde kullanılan güçlü gerekçelerden biri, devletin içindeki eski güç odaklarına karşı yeni bir denge oluşturulması gerektiğiydi. Ancak burada temel bir sorun ortaya çıktı: Bir haksızlığa karşı mücadele etmek, başka bir haksızlığa göz yummayı meşru kılar mı?
Gülen yapılanmasının devlet içerisindeki örgütlenmesi ve 15 Temmuz darbe girişiminin ardından tasfiye süreci, geçmişte kurulan ittifakların sonuçlarını görünür kıldı. Fakat asıl soru, bu süreçten hangi kurumsal derslerin çıkarıldığıdır. Bir yapılanmanın kadrolarını tasfiye etmek, o yapılanmanın yararlandığı referans, bağlılık ve ayrıcalık mekanizmalarını da ortadan kaldırmak anlamına geliyor mu?
Bugün bu soru yeniden karşımızda.
Ankara 2 No'lu Baro Başkanı Gökhan Ağdemir'in 70 avukatın hâkim veya savcı olmasına referans olduklarını ve Bakanlığın kendilerine ayrıcalık tanıdığını söylemesi, mesleğe kabul süreçlerinde eşitlik ilkesini yeniden tartışmaya açtı. Açıklama tek başına usulsüz atama yapıldığını kanıtlamasa da yargı gibi bağımsız olması gereken bir alanda referans ilişkilerinin sınırını sorgulamayı zorunlu kılıyor.
Benzer sorular yatırım fonları krizinde denetim kurumları, belediyelerde kamu kaynaklarının dağılımı ve Sayıştay bulgularına karşı uygulanan işlemler açısından da gündeme geliyor. Sağlık, eğitim ve diğer kamu hizmetlerinde siyasi veya dinî aidiyetlerin liyakatten önce geldiği iddiaları ise kendi belgeleriyle araştırılmayı bekliyor.
Buradaki mesele dindarlık, muhafazakârlık veya herhangi bir siyasi görüş değil. Mesele, ortak bir davaya hizmet edildiği düşüncesinin kurallara aykırılığı mazur göstermek için kullanılıp kullanılmadığıdır.
Geçmişte “askerî vesayetle mücadele”, “millî iradeyi koruma” ya da “inanca hizmet” gibi gerekçelerle savunulan istisnaların, bugün başka aktörler ve başka kurumlar üzerinden yeniden üretilip üretilmediğini sormak gerekiyor. Bu, farklı dönemlerdeki bütün olayların aynı olduğu anlamına gelmiyor. Ancak ortak bir yönetim anlayışının sürüp sürmediğini araştırmak açısından önemli.
Bir siyasi veya dinî topluluğun mensupları arasında dayanışma olması doğaldır. Sorun, bu dayanışmanın kamu görevine girişte ayrıcalığa, denetimde dokunulmazlığa veya hukuk karşısında farklı muameleye dönüşmesidir.
Devletin bir grubun elinden alınıp başka bir grubun kullanımına bırakılması, hukuk devletinin güçlendirilmesi değildir.
Türkiye'nin ihtiyacı yalnızca kadroların değişmesi değil, kadrolar değiştiğinde bile kuralların değişmemesidir.
Çünkü hukuk devleti, iktidarın kendi mensuplarına ne kadar sahip çıktığıyla değil, kendi mensuplarına da aynı kuralları uygulayıp uygulamadığıyla ölçülür.
FETÖ gitti, yöntemleri kaldı mı?
Bu sorunun yanıtı sloganlarda değil; atama listelerinde, ihale dosyalarında, denetim raporlarında, soruşturma kararlarında ve aynı hukuki koşullardaki insanlara yapılan uygulamaların karşılaştırılmasında aranmalı.







