Günümüzde, genellikle "ziyade" kelimesini kenara itip yerine "fazla" ya da "daha çok" deyip geçmeyi tercih eder olduk. Oysa kelimelerin de ruhu var, derinliği var. "Fazla" bazen sıradan birikimi, hatta bazen lüzumsuz yükü çağrıştırırken; "ziyade" nicelikten ziyade niteliğin, taşan bereketin ve beklentinin ötesine geçen zarafetin ifadesidir.
Sözlükler ziyadeyi "çoğalma, artma, eksiksiz olma" şeklinde tanımlar. Fakat edebiyatın ve hayatın içinde ziyade, sınırları aşan duygu halidir. Birine "seni seviyorum" demek de var, bir de "seni sandığından ziyade seviyorum" demek var. İkincisinde, sadece miktar beyanı değil; duygunun kelimelere sığmadığı, göğüs kafesimizi daraltıp dışarı taştığının itirafı vardır. Ziyade, kalbin ve aklın ölçülerine sığmayan tatlı taşkınlıktır.
Geleneksel kültürümüzde "ziyade olsun" duası, sofranın ve ikramların ardından söylenir. Buradaki dilek yalnızca tabağın dolması ya da karnımızın doyması değildir; sofraya inen bereketin, sevginin, muhabbetin çoğalmasıdır. Ziyade, eksilmeyenin aksine, paylaşıldıkça çoğalan şeylerin unvanıdır. Eşyanın fazlası yorar; düşüncenin, sevginin ve nezaketin ziyadesi bizi iyileştirir.
Belki de çağımızda en çok ihtiyacımız olan, nesnelerin niceliğini azaltıp hislerin ve anlamların ziyadeliğine sığınmaktır. Çünkü hayat, sadece yaşanılan günlerin sayısından değil; günlere sığdırılan anlamın o derinliğinden ibarettir.
Aradığımız sadece "daha fazla" olmak değil, "ziyadesiyle" insan kalabilmektir.
Esin Kara







