Fizik bilimi eylemsizliği, cisimlerin hareket durumlarını -ister sükûnette olsun isterse düzgün doğrusal hareket hâlinde- koruma eğilimi olarak tanımlar. Dıştaki kuvvet müdahale etmediği sürece var olan hâl değişmez; duran durmaya, giden gitmeye devam eder. Ancak bu kavramın sırrını laboratuvarın dışına taşıyıp insan ruhunun, zihninin ve toplumsal hayatın tahtasına oturttuğumuzda, karşımıza bambaşka bir sarkaç çıkar. Çünkü beşerî düzlemde eylemsizlik, sadece fizik kuralı değil, çoğu zaman sessiz bir kabullenişin, bazen de derin tükenmişliğin adıdır.
Hayatın akışı içinde insan, görünmez çekim alanının merkezinde bulur kendini. Alışkanlıklar, konfor alanları, ezberlenmiş rutinler ve "nasıl olsa" denilen sığ sular, ruhun etrafına örülmüş örümcek ağları gibidir. İlk bakışta huzur gibi görünen bu durağanlık, aslında zamanla paslanma hâlidir. Varoluşun doğasında sürekli dönüşüm, arayış ve akım varken, o ilk ilkeyi unutup harekete geçmek için gereken o ilk kıvılcımı, yani içsel ya da dışsal "kuvvet"i beklemeye başlar. Bekler, bekler, bekledikçe daha çok ağırlaşır.
İşin ironik yanı, eylemsizliğin en büyük konforu yine kendisinde barındırmasıdır. Değişim risk barındırır; hata yapma ihtimalini, bilinmeyenin korkusunu ve yeniden başlama sancısını beraberinde getirir. Oysa eylemsizlik güvendir. Olduğun yerde kalmak, en azından yeni bir yola çıkıp kaybolma riskini ortadan kaldırır gibi görünür. Fakat bu, ruhun bizzat kendi elleriyle kendi potansiyelini ateşe vermesinden başka bir şey değildir. Düşünceyi eyleme dökmemek, duyguyu ifade edememek ya da hayatın monoton çarkları arasında eriyip gitmek, yavaş çekimde tükenmektir.
Sokrates'in "Sorgulanmamış hayat yaşanmaya değer değildir." sözü, aslında tam bu eylemsizlik hâlinden uyanış çağrısıdır. Zihinsel uyuşukluk, bedensel tembellikten çok daha sinsi bir hastalıktır. İnsan, kendi doğrularından, hayallerinden ve inançlarından vazgeçtiği an, fiziksel olarak ayakları üzerinde duruyor olsa bile ruhsal olarak sükûnet kisvesi altında çürümeye başlar.
Belki de marifet, hayatın bize dayattığı bu görünmez çekim kuvvetine karşı direnebilmektir. Kendi irademizin kuvvetiyle ilk adımı atmak, ataletin kalın kabuğunu kırmak ve rüzgârın yönünü beklemek yerine kendi yelkenimizi açmak... Çünkü nehir her zaman nehre akmak ister; ama denize ulaşmak için yatağındaki kayalara çarpma riski de olsa hareket etmek mecburiyetindedir.
Hayat, durağanların değil, yolda olanların hikâyesidir. Eylemsizlik, hikâyenin en can alıcı yerinde kalemi masaya bırakıp gitmekten başka bir şey değildir.








