Aklın her şeyi cetvelle ölçtüğü, dünyayı mantık ve düzen kalıplarına sığdırmaya çalıştığı çağımızda, kendi iç dünyamızın fırtınalarıyla savrulan figür durur yolun kenarında: meczup. Şehirlerin gürültülü kalabalığının içinden geçerken çoğumuzun göz ardı ettiği, kimimizin acıyarak, kimimizin ise hafif bir korkuyla baktığı bu insan, aslında aklın sınırlarını zorlayan sessiz aynadır.
Arapça kökeni itibarıyla “çekilmiş, cezbeye kapılmış, kendine çekilmiş” anlamına gelen meczup kelimesi, yalnızca zihinsel durumu değil, derin ruh hâlini de ifade eder. Dünya nimetlerine, makam hırslarına ya da toplumsal kuralların kısıtlayıcı zırhına yabancılaşmış ruhun hikâyesidir. Onlar çoğunluğun kabul ettiği “akıllılık” illüzyonundan sıyrılmış, belki de aklın taşıyamayacağı hakikatin veya içsel tutkunun altında kalmış kişilerdir.
Kendi kurallarıyla yaşayan meczup, toplumun sahte kibarlıklarına, maskelerine ve çıkar hesaplarına tenezzül etmez. Doğruyu söylemekten çekinmez; çünkü kaybedecek statüsü ya da korunacak imajı yoktur. Bu yüzden eskiler, meczupların sözlerinde çoğu zaman hikmet ararlar. Zira dünyevi kaygılardan arınmış dil, bazen aklı başında birinin cesaret edemeyeceği kadar yalın ve çıplak hakikati haykırabilir.
Belki de meczup, aklını kaybetmiş biri değil; aklın fazlalığından ve dünyanın yükünden kendi içine sığınmış yolcudur. Kalabalıkların ortasında tek başına, zamanın ve mekânın ötesinde özgürlüğü yaşar. Bizler düzenli hayatlarımızın korunaklı duvarları arkasında güvenle otururken, meczup o duvarların dışındaki sınırsız ve fırtınalı coğrafyada adımlamaktadır. Ve belki de asıl soru şudur: Kendi ördüğü hapishanede akıllıca yaşadığını sanan mı özgürdür, yoksa aklın zincirlerini kırıp kendi dünyasına çekilen mi?
Esin Kara







