Dilimizin en derin, en sığınaklı, bir o kadar da ürpertici köşelerinden biridir “Layüsel” kelimesi. Arapça kökenli bu kavram, sözlük anlamı itibarıyla “sorgulanamaz, yaptığı işlerden sorumlu tutulamaz” demektir. İlahi kudret mutlak varlığını ve “sorgulanamaz, yaptığı işlerden dolayı hesaba çekilemez” demektir. İnsan zihninin kader, adalet ve sorumluluk üçgeninde yüzyıllardır kurduğu felsefi köprülerin de kilit taşıdır.
Yaratılışımızdan bu yana her şeyi bir nedene bağlama eğilimindeyiz. Nedensellik ilkesi, zihnimizin güvenli limanıdır; “Ne ekersen onu biçersin.” mantığıyla evreni anlamlandırır, düzen kurarız. Ancak bu düzenin bir de ötesi vardır: Beşerî akılla çözümlenemeyen, mantığın sınırlarını zorlayan, “Neden?” sorusunun duvara çarpıp yankısız kaldığı durumlar... İşte layüsel kavramı, tam da bu sınırda karşımıza çıkar. Kendi acziyetimizi idrak ettiğimiz anlarda, her şeyin mutlak bir hikmeti olduğunu bilir fakat bu hikmetin detaylarını sorgulama hakkına sahip olmadığını anlar.
Ancak bu mesele ilahi boyutta kalmaz. Kelime mecazi anlamda ya da zaman zaman insani düzlemde de yankı bulur. Tarih boyunca mutlak iktidar sahipleri, kendilerini “layüsel” ilan etme gafletine düşmüşlerdir. Hesaba çekilemez olduğunu düşünen her güç, zamanla adaleti ve vicdanı yitirmiş, tarihin tozlu sayfalarında unutulmaz ibret vesikası hâline gelmiştir. Çünkü yeryüzünde layüsel olmak, ilahi bir sıfatı beşere yamama çabasından ibarettir ve doğanın akışına, insan onuruna tamamen aykırıdır. İnsan, tabiatı gereği sorgulayan, hesap veren ve sorumluluk taşıyan varlıktır.
Öte yandan, içsel dünyamızda layüsel olan şeyler de yok mudur? Kalbimizin derinliklerinde bazı kırgınlıklar, sezgilerimiz, acının veya sevginin katıksız hâlleri... Bunlar da akıl terazisinde kolay kolay tartılamaz, mantığın sorgulama süzgecinden tam anlamıyla geçirilemez. Ruhumuzun bu gizemli köşeleri de adeta kendi içinde layüseldir.
Sonuç olarak, layüsel kavramı bize haddimizi hatırlatan zarif ama keskin bir sınırdır. Her şeyi bilme, her hususu kontrol etme ve her olaydan hesap sorma tutkumuzun duvara çarptığı yerdir. Belki de erdem, her şeyin “nedenini” bilmekte değil; bazen “layüsel” olanın huzurunda, aklın sınırlarını aşan o büyük sükûnete teslim olabilmektir.
Esin Kara








