Hayat, elimizdeki kelime dağarcığıyla dünyayı tercüme etme çabasından ibarettir. Görmekte olduğumuz, dokunduğumuz, hatta adını koymakta aciz kaldığımız nice şey, ruhumuzda yankı bulduğu an başka bir şeye dönüşür. İşte o dönüştürme eyleminin en zarif, en kadim anahtarıdır teşbih.
Dilimizde sıradan söz dizme sanatından ibaret sanılır benzetme. Oysa teşbih, eşyayla ve hayatla kurduğumuz bağın en temel biçimidir. Bir şeyi başka bir şeye benzetmek, aslında aralarındaki gizli akrabalığı sezinlemektir. Gökyüzünün griliğini kederli yüze, zamanın akışını akıp giden suya benzettiğimizde, sadece tasvir yapmış olmayız; dünyanın yükünü hafifletir, onu insani boyuta taşırız.
Çocukluğumuzdan başlar bu benzetme oyunu. Bulutları pamuk yığınlarına, rüzgârın sesini fısıltıya yorarız. Büyüdükçe hayatın sert köşelerini yontmak, yaşadığımız kırgınlıkları anlamlı kılmak için yine teşbihe sığınırız. "Ömür dediğimiz nefes gibidir." derken, aslında o sonsuza uzanan zamanı, parmaklarımız arasında eriyen an olarak sabitlemek isteriz. Benzetme, soyut olanın elinden tutar, onu elle tutulur, gözle görünür hakikate evirir.
Şairlerse teşbihi merdiven gibi kullanır; göğe tırmanır gibi anlam katmanlarına ulaşırlar. Fakat bu sanat sadece edebiyata mahsus değildir. Sokaktaki insan, tarladaki çiftçi, evdeki anne de konuşurken benzetmeyle meramını anlatır. Çünkü insan, ancak bildiği ile bilmediğini, tanıdığıyla yabancı olanı buluşturduğu an rahat eder. Bilinmeyenin korkutucu boşluğunu, aşina olduğumuz nesnenin sıcaklığı ile doldururuz.
Her teşbih eksiklik barındırır içinde. Zaten sanatın gücü de o eksiklikten doğar. Hiçbir benzetme aslın yerini tutmaz; tutamaz da. Gül ile yârin yanağı kıyaslandığında, gülün hüneri yanağa özenmektedir belki ama asıl büyü o kıyasın kendisindedir. Benzeyen ile benzetilen arasındaki o kıl payı mesafe, hayal gücümüzün toprağını havalandıran rüzgârdır.
Belki de bu yüzden, kelimelerin kifayetsiz kaldığı yerde imdadımıza yetişir. Dünya gürültülü, karmaşık ve bazen fazlasıyla keskindir. Onu yumuşatmanın, anlamlı kurgulara dönüştürmenin yolu, her şeye benzetme aynasından bakabilmektir.
Ne dersiniz; belki de bizim hayat dediğimiz şey de, ezelden ebede upuzun ve mahzun teşbihten ibarettir?








