Hayatın akışı içinde bazen dilimizden, bazen elimizden, bazen de zihnimizden dökülüverir o küçük kırılmalar. Unutulmuş bir ayrıntı, yorulmuş dikkat ya da anlık dalgınlık... Sonra o sözcük gelir, bütün kasıtsız pürüzlerin üzerini nazikçe örter: Sehven.
Arapça kökenli olan sehven, özünde "yanlışlıkla, istemeden, dalgınlıkla" anlamına gelir. Fakat o, alelade "hata yaptım" beyanından çok daha derin, çok daha hürmetkârdır. Kendi kusurlarımızla yüzleştiğimiz ama bu kusurun ardında hiçbir kötü niyet barındırmadığını fısıldayan zarif sığınaktır. "Niyetim saf idi, ancak insandım; şaştım." demektir.
Günlük hayatın koşuşturmacasında, bürokrasinin soğuk evraklarında ya da ikili ilişkilerin hassas dengelerinde sehven sözcüğüne rastladığımızda içimize ılık bir ferahlık yayılır. Çünkü bu sözcük, hatayı kabul ederken muhatabına duyduğu saygıyı muhafaza eder. İnadı, kibri ve bahaneyi kapının dışında bırakır. Hatayı kutsamaz ama hatayı yapanın insani zaafına kucak açar.
Kusursuzluk iddialarıyla kuşatıldığımız, her anımızın mükemmel olması illüzyonuna inandığımız modern dünyada, sehven diyebilmek büyük hafiflemedir. İnsanız; zihnimiz bulanabilir, adımlarımız tökezleyebilir, kalemimiz sürçebilir. Şaşmak, insana dair en kadim hakikatlerden biridir. Zaten "insan" kelimesinin kökeninde bile nisyan, yani unutmak ve dalgınlık yok mudur?
Sözün ve eylemin yükünü taşırken, niyetimizin temizliğine güvendiğimiz anlarda bu inceliğe sığınırız. Sehven yapılan hata, kalbin kötü maksat taşımadığının en sessiz şahididir. Önemli olan, hayatın sayfalarına dökülen o küçük lekenin sürülmediğini bilebilmektir.
Belki de kendimize ve çevremize karşı göstermemiz gereken en büyük merhamet, bu kelimenin ruhunda saklıdır. Mükemmel olmak zorunda değiliz; ama yanıldığımızda bunu zarafetle, dürüstçe ve ihlasla üstlenebilecek kadar insanız.








