Sınıf, dört duvar arasına sıkıştırılmış bir odadan daha fazlasıdır; orası hayatın küçük ölçekli simülasyonu, insan ilişkilerinin laboratuvarı ve hayatın kendine has ritimle attığı ortak hafıza mekânıdır.
Kapısını aralayıp içeriye girdiğimizde karşılaştığımız o sıra düzeni, ilk bakışta disiplin ve tekdüzeliği simgeler gibi görünür. Oysa ahşap ve demir karışımı sıraların üzeri, her öğrencinin kendi dünyasından bıraktığı izlerle doludur: Dalgınlıkla kazınmış baş harf, ders notunun kenarına çizilmiş rastgele şekiller ya da sıranın altına gizlenmiş küçük kâğıt parçası... Her sıra, üzerine oturan kişinin heyecanını, hayallerini ve sıkıntısını sessizce misafir eder.
Sınıfın kendine özgü bir iklimi vardır. Teneffüs sonrası içeriye dolan o taze karmaşa, tahta kalemlerinin genizi yakan kokusu, kış aylarında kalorifer peteklerinin üzerinde kurutulan eldivenlerin yaydığı sıcak evsilik... Tüm bunlar, yıllar geçse de tazeliğini koruyan duyusal hafıza kırıntılarıdır.
Pencere kenarındaki sıralar ise sınıfın gizemli noktalarıdır. Öğretmenin anlattığı konu ile dışarıda süzülen kuşun ya da rüzgârda savrulan yaprakların özgürlüğü arasında mekik dokuyan gözler, en derin hayallere hep o pencere camına yaslanarak dalar. Sınıf bir yandan kuralları, müfredatı ve ciddiyeti temsil ederken; diğer yandan gençliğin taşan enerjisini, sinsi fısıltıları, bastırılmaya çalışılan kahkahaları ve paylaşılan en samimi sırları barındırır.
Zaman geçip okul yılları geride kaldığında, o sınıflardan geriye sadece derslerde öğrenilen formüller ya da tarih tarih ezberlenen bilgiler kalmaz. Asıl geriye kalan; zilin çalmasıyla başlayan ortak telaş, aynı soruya cevap ararken hissedilen sessiz dayanışma ve aynı mekânı paylaşmış olmanın getirdiği unutulmaz aidiyet duygusudur. Sınıf, tek başımıza girdiğimiz ama hiçbir zaman tek başımıza çıkmadığımız bir büyüme durağıdır.
Esin Kara







