TÜİK verilerine dayanan analizde, 2014 yılında Türkiye’de her 10 haneden 6’sının oturduğu evin sahibi olduğu, ancak bu oranın sonraki 10 yılda düzenli biçimde gerileyerek 2024’te yüzde 56,1’e düştüğü belirtildi. Aynı dönemde kiracı oranının ise yüzde 22,1’den yüzde 28’e yükseldiği ifade edildi.
Değerlendirmede, bu değişimin yalnızca küçük bir istatistiksel kayma olmadığı, milyonlarca hanenin kiracı konumuna geçtiği anlamına geldiği vurgulandı. 2025 verilerinde ise sınırlı bir toparlanma işareti görüldüğü; Ev Sahipliği oranının yüzde 57,1’e yükseldiği, kiracı oranının ise yüzde 27’ye gerilediği kaydedildi. Ancak bu değişimin kalıcı bir eğilim mi yoksa geçici bir dalgalanma mı olduğunun henüz net olmadığı belirtildi.
Analizde, yüksek enflasyon, artan inşaat maliyetleri, konut fiyatlarındaki reel yükseliş ve metropollerde artan talebin mülk edinmeyi giderek zorlaştırdığı ifade edildi. Konut erişilebilirliğindeki bu daralmanın yalnızca Türkiye’ye özgü olmadığı, birçok ülkede benzer bir krizin yaşandığına dikkat çekildi.
OECD ülkeleriyle yapılan karşılaştırmada, Türkiye’nin kredi ödemesi devam eden haneler de hesaba katıldığında ev sahipliği oranı bakımından görece düşük ülkeler arasında yer aldığı aktarıldı. Buna karşılık Kiracılık oranının, birçok Avrupa ülkesi, Güney Kore, ABD, İngiltere ve Avustralya’ya kıyasla daha düşük kaldığı belirtildi.
Bu farkın temel nedeninin ise Türkiye’ye özgü “ev sahibi değil ama kira ödemiyor” kategorisi olduğu ifade edildi. 2025 itibarıyla hanelerin yüzde 15’inin bu grupta yer aldığı, aile büyüklerinin evinde yaşama ya da akraba konutunu ücretsiz kullanma gibi modellerin barınma baskısını hafiflettiği kaydedildi.
Ancak değerlendirmede, aile dayanışmasına dayalı bu yapının uzun vadede sürdürülebilirliğinin tartışmalı olduğu vurgulandı. Kent yaşamının yaygınlaşması, hane yapılarının küçülmesi ve nesiller arası beklentilerin değişmesiyle birlikte bu tampon mekanizmanın zayıflayabileceği ifade edildi.
Rapor Bülteni, Türkiye’de konut politikasının ev sahipliğini teşvik edecek şekilde yeniden düşünülmesinin giderek daha önemli hale geldiğini belirtti.














