Birol Aydın'dan "Mekke Anlaşması" tepkisi: "Mesele İsrail'in güvenliği meselesiydi"
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın imzaladığı ortak savunma anlaşması siyasette tartışma yarattı. Saadet Partili Birol Aydın anlaşmanın İran'ı çevreleme ve İsrail'in güvenliğini sağlama amacı taşıyabileceğini savunurken, uluslararası basında paktın İran ve İsrail'e karşı caydırıcılığın yanı sıra ABD'ye güvenlik bağımlılığını azaltma arayışı olarak da değerlendirildiği görülüyor.
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan, 7 Ağustos’ta Mekke’de dikkat çekici bir karşılıklı savunma anlaşmasına imza attı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif tarafından imzalanan “Mekke Ortak Savunma Anlaşması”na göre üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırı, üçüne birden yapılmış saldırı olarak kabul edilecek.
Anlaşmanın yayımlanan ortak açıklamasında “kolektif caydırıcılığın” güçlendirilmesi ve üç ülke arasındaki savunma iş birliğinin bütün alanlarda geliştirilmesi hedefleniyor. Bununla birlikte Reuters, açıklamada ülkelerin üstlendiği somut askerî yükümlülüklerin belirtilmediğine ve bir saldırı durumunda tarafların hangi ölçüde askerî müdahaleye mecbur olacağının henüz açık olmadığına dikkat çekti.
Birol Aydın: “Agâh olmak ve dolma yutmamak mecburiyetindeyiz”
Anlaşmayı sosyal medya hesabından değerlendiren Saadet Partisi İstanbul Milletvekili Birol Aydın, anlaşmanın Mekke’de imzalanmasının tek başına ona özel bir değer kazandırmayacağını savundu.
Aydın, “Anlaşma hangi ilke ve çıkarlar çerçevesinde kime karşı, kimlerle yapılıyor? Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın imzaladığı anlaşma kimi, kimden koruyacak?” sorularını yöneltti.
Aydın, anlaşmanın bölgedeki ABD üsleri ve İsrail’in güvenliği açısından taşıdığı rolün açıklığa kavuşturulmasını isteyerek, Mısır ve Katar gibi ülkelerin gelecekte sisteme katılması halinde İran’ın çevrelenip çevrelenmeyeceğini sorguladı.
Aydın, “Mesele dünden bugüne ve doğrudan doğruya İsrail’in güvenliği meselesiydi, hâlâ da öyledir” ifadelerini kullandı.
Resmî açıklama: “Herhangi bir ülkeyi hedef almıyor”
Türkiye ve Suudi Arabistan’ın kamuoyuna verdiği mesaj ise Aydın’ın yorumundan farklı.
Erdoğan, anlaşmanın Birleşmiş Milletler Şartı’nın meşru müdafaaya ilişkin 51’inci maddesine dayandığını belirterek herhangi bir ülkeyi hedef almadığını söyledi. Erdoğan ayrıca yapının bölgede barış, refah ve istikrar isteyen diğer “kardeş ülkelerin” katılımına açık olduğunu açıkladı.
Suudi Arabistan da anlaşmanın yeni bir “askerî eksen” veya mezhep temelli ittifak oluşturmadığını, nükleer silahlanma veya silahlanma yarışıyla bağlantılı olmadığını savundu. Riyad’a göre amaç, dışa bağımlılığı azaltan sürdürülebilir savunma kapasitesi oluşturmak.
Uluslararası basında İran yorumu öne çıkıyor ancak tablo tek yönlü değil
Reuters’ın analizinde üç ülkenin hem İran’ın hem de İsrail’in giderek daha saldırgan hale gelen askerî politikalarından kaygı duyduğu belirtiliyor.
RUSI Orta Doğu Güvenliği Kıdemli Araştırmacısı Burcu Özçelik’e göre anlaşma bir taraftan İran’ın bölgesel ağırlığını dengelemeyi, diğer taraftan İsrail’e karşı caydırıcılık oluşturmayı amaçlıyor. Özçelik, bunun İran’la doğrudan çatışmaya hazırlanıldığı anlamına gelmediğini, hedefin tersine çatışmanın önlenmesi olduğunu değerlendiriyor.
Wall Street Journal da anlaşmayı yalnızca İran karşıtı bir blok olarak okumuyor. Gazete, İran savaşının yarattığı tehditlerin yanı sıra İsrail’in Suriye ve Katar dahil bölgedeki askerî faaliyetlerinin de Ankara, Riyad ve İslamabad’ın güvenlik hesaplarını etkilediğini yazdı. Üç ülkenin aynı zamanda ABD güvenlik şemsiyesine bağımlılığı azaltmaya çalıştığı değerlendirmesi yapıldı.
Reuters da Suudi Arabistan’ın son yıllardaki savaşların ardından ABD’nin güvenlik garantisinin güvenilirliğini sorguladığını ve alternatif ortaklıklar geliştirmeye çalıştığını belirtiyor.
İran’dan ilk tepki geldi
Anlaşmaya İran’dan eleştirel tepkiler geldi.
İran Meclisi Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu üyesi Ebrahim Rezaei, Suudi Arabistan’a seslenerek Türkiye ve Pakistan ile yapılan anlaşmanın Riyad’a güvenlik sağlamayacağını savundu.
Eski İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin danışmanlarından Hesamoddin Ashna ise anlaşmanın daha kapsamlı sonuçları olabileceğini belirtti. Ashna’ya göre pakt, Riyad-Ankara-İslamabad merkezli yeni bir bölgesel güvenlik düzeninin çekirdeğini oluşturabilir ve Suudi Arabistan’a saldırı halinde Türkiye ile Pakistan’ın çatışmaya dahil olma ihtimalini artırabilir.
Yemen, anlaşmanın ilk ciddi sınavı olabilir
The Guardian, anlaşmanın imzalandığı sırada Suudi Arabistan ile İran bağlantılı Husiler arasındaki çatışmaların yeniden sertleşmesine dikkat çekti.
Gazete, “NATO tarzı” olarak tanımladığı anlaşmanın ilk gerçek sınavının Yemen olabileceğini yazdı. Anlaşmanın imzalanmasından hemen önce Husi füze ve İHA saldırılarında Yemen hükümet güçlerinden onlarca kişi hayatını kaybederken Suudi Arabistan’ın güneyinde de siviller yaralandı.
Pakistan zaten Suudi Arabistan ile 2025’te benzer bir ikili karşılıklı savunma anlaşması imzalamıştı. Reuters’a göre Pakistan, 2026’daki İran saldırıları sırasında Suudi Arabistan’a yaklaşık 8 bin asker, savaş uçakları, İHA'lar ve hava savunma sistemi konuşlandırdı; ancak İran’a karşı doğrudan askerî saldırıya katılmadı. Bu örnek, “bir ülkeye saldırı hepsine saldırıdır” ifadesinin otomatik olarak savaşa girileceği anlamına gelmeyebileceğini gösteriyor.
Anlaşma süreci
Bloomberg, 9 Ocak 2026’da Türkiye’nin Suudi Arabistan-Pakistan savunma ittifakına katılmak için ileri düzey görüşmeler yürüttüğünü haberleştirmişti.
15 Ocak’ta Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da görüşmelerin yapıldığını kamuoyu önünde doğruladı ancak henüz anlaşma imzalanmadığını söyledi. Aynı gün Pakistan Savunma Üretim Bakanı Harraj, üçlü anlaşmanın taslağının Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın elinde bulunduğunu ve yaklaşık 10 aydır üzerinde çalışıldığını açıkladı.
Dolayısıyla süreç gizli değildi; fakat müzakerelerin ayrıntıları ve nihai anlaşmanın tam metni kamuoyuna açılmadı. Bugün dahi hangi saldırıların ortak savunma mekanizmasını devreye sokacağı, tarafların asker gönderme zorunluluğu bulunup bulunmadığı ve karar mekanizmasının nasıl işleyeceği açıklanmış değil. Reuters da bu belirsizliğin sürdüğünü bildiriyor.
Meclis boyutu da gündeme gelebilir
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 90’ıncı maddesine göre yabancı devletlerle yapılan milletlerarası anlaşmaların onaylanması kural olarak TBMM’nin bir kanunla uygun bulmasına bağlı. Anayasa bazı ekonomik, ticari, teknik veya mevcut anlaşmalara dayanan uygulama düzenlemeleri için istisnalar öngörüyor.
Bu nedenle Mekke Anlaşması’nın Türkiye açısından hangi onay prosedürüne tabi tutulacağı ve TBMM’ye nasıl getirileceği ayrıca önem taşıyor. İmzanın atılmış olması tek başına anlaşmanın Türkiye bakımından bütün iç hukuk süreçlerinin tamamlandığı anlamına gelmiyor.
Mısır ve Katar da katılacak mı?
Şu anda bunun gerçekleşeceğine ilişkin resmî bir karar yok.
Erdoğan yalnızca anlaşmanın diğer kardeş ülkelere açık olduğunu açıkladı. Mısır’ın Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan ile son aylarda dört ülkelik bölgesel istişare mekanizmasına katıldığı biliniyor; dört ülkenin dışişleri bakanları 21 Haziran’da Kahire’de bir araya gelmişti.
Mısır ve Katar’ın ileride savunma yapısına dahil olabileceğine ilişkin yorum ve haberler bulunuyor ancak şu aşamada bunu kesinleşmiş bir genişleme planı olarak sunmak doğru değil.
Ortaya çıkan tablo
Mekke Anlaşması için şu aşamada üç farklı okuma öne çıkıyor: İran’a karşı caydırıcılık, İsrail’in bölgesel askerî gücüne karşı dengeleme ve ABD güvenlik şemsiyesine bağımlılığı azaltan bölgesel bir savunma sistemi kurma arayışı. Buna karşılık anlaşmanın tam metninin açıklanmaması, tartışmaların bir süre daha devam etmesine neden olacak gibi görünüyor.