AK Parti Sözcüsü Çelik: SDG'nin Kürtleri temsil ettiği iddiası, DEAŞ'ın Arapları temsil ettiği iddiası kadar hastalıklıdır

AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik, partinin MKYK toplantısı sonrasında, AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik, Terörsüz Türkiye ve terörsüz bölge süreci kapsamında, PKK'nın tüm şube, uzantı ve illegal yapılanmalarıyla kendisini feshetmesi ve silah bırakması gerek… Suriye'de Kürtler, Türkmenler ve Araplar terör ortadan kalktığında kazanmaktadır… SDG'nin Kürtleri temsil ettiği iddiası, DEAŞ'ın Arapları temsil ettiği iddiası kadar hastalıklıdır' dedi.

AK Parti, MKYK toplantısı Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında gerçekleşti. Toplantı sonrasında, AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik, gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Çelik, “Bu yıla çok yoğun bir şekilde girdik ve maalesef bu yoğunluk çok da pozitif anlamda bir yoğunluk değil; birçok alanda dünyanın krizlerle sarsıldığı bir dönemdeyiz. Bu nedenle pek çok hassasiyetin çok ince bir işçilikle, ciddi bir dikkatle ve iyi stratejilerle yönetilmesi gerekiyor. MKYK’mız ve MYK’mız hem iç politika hem de dış politika ile ilgili gelişmeleri bu hassasiyet çerçevesinde değerlendiriyor. Bugün Dışişleri Bakanlığı’nın ve Aile Bakanlığı’mızın sunumları var, ayrıca TBMM çalışmaları bulunuyor” dedi.

"‘Terörsüz Türkiye’ ile terörsüz bölge iç içe, kol kola ve birbiriyle ayrılmaz bütünlüğe sahip iki kavramdır”

Çelik ayrıca, şunları söyledi:

“Bu arada hem Gazze’deki ve hem Suriye’deki durumun değerlendirilmesi, Aile Bakanlığı’nın gündemiyle ilgili olarak basına yansıyan son konular, sosyal medya kullanımı konusundaki yaklaşımlar, stratejiler ve hazırlıklar başta olmak üzere tüm bu hususların ele alınması amacıyla MKYK’mız kapsamlı bir toplantı gerçekleştiriyor. Sayın Cumhurbaşkanımız ve Genel Başkanımız toplantının açılış konuşmasında Gazze konusunda gelinen son noktayı ve bu konudaki yürüttüğü güçlü diplomasiyi MKYK üyelerimizle paylaştı. Aynı şekilde Suriye’deki olaylara ilişkin değerlendirmelerini paylaştılar.

Bunun dışında iç ve dış politikaya dair MKYK’mıza ve partimizin üst organlarına talimatları oldu; biliyorsunuz bu ay, Teşkilat Başkanımız Ahmet Büyükgümüş’ün koordinasyonunda bütün arkadaşlarımız sahadalar, illere gidiyorlar. Bu ayı da bu şekilde dolu dolu geçiriyor ve tamamlamak üzereyiz; önümüzdeki aylarda da yine vatandaşlarımızla buluşacağımız programlar gerçekleştireceğiz.

‘Terörsüz Türkiye’ ve terörsüz bölge konusundaki çalışmalarımızı kararlılıkla sürdürüyoruz. ‘Terörsüz Türkiye’ ile terörsüz bölge iç içe, kol kola ve birbiriyle ayrılmaz bütünlüğe sahip iki kavramdır. Terörsüz Türkiye, terörsüz bölgeden ayrılamaz, terörsüz bölge kavramı da Terörsüz Türkiye kavramından ayrı düşünülemez. Zaman zaman bu iki kavramın ayrı ayrı değerlendirilmeye çalışıldığını, aradaki bağın koparılmak istendiğini görüyoruz. Aradaki bu bağı koparmaya çalışanların yerine neyi koymaya çalıştıklarına baktığımızda, terör örgütlerini meşrulaştıran, mazur göstermeye çalışan ve terör örgütlerinin kazanımları olarak ifade edilen, aslında terör organizasyonlarının kurduğu diktatoryal vesayetleri ‘kazanım’ gibi sunan yaklaşımların olduğunu net bir şekilde görüyoruz. Bütün bu süreç, Terörsüz Türkiye ve terörsüz bölge kavramlarının ne kadar zamanlı, ne kadar doğru olduğunu ve dünyanın içinden geçtiği bu dönemde ne kadar stratejik bir adım olduğunu bir kez daha göstermektedir. Onun içinden hem MKYK’mız hem MYK’mız hem de partimizin tüm organları açısından en hassasiyetle takip edilen konuların başında bu geliyor.

“Bu çerçevede Suriye’deki gündem, son derece önemlidir”

Bu çerçevede Suriye’deki gündem, son derece önemlidir. Uzun zamandır Suriye’de terör örgütlerinin birtakım alan kapatma, bazı bölgelerde diktatoryal vesayetler kurma ve terörist aktiviteleri devam ettirme gibi konularındaki uyarılarımızı dile getiriyorduk. Burada da, Suriye’de herkesin kazandığı 'tek Suriye, tek ordu' ilkesine bağlılık çerçevesinde tüm etnik, mezhepsel ve dini grupların haklarının garanti altına alınacağı bir modelin ve iradenin ortaya çıkması gerektiğini ifade ediyorduk. Gerçekten kastımız, Esad döneminin zulmünden, inkar ve asimilasyon politikalarından sonra bütün Suriyelilerin, Suriye’nin inşasına özne olarak katılması, kimsenin dışlanmaması gerektiğiydi. Türkmen, Arap, Kürt kardeşlerimiz, Müslümanlar, Hristiyanlar ile Şii, Sünni, Alevi, Nusayri, Dürzi başta olmak üzere saydığımız ve sayamadığımız tüm mezhep ve etnik grupların tek ve onurlu bir Suriye’nin eşit parçaları olarak, Suriye’nin geleceğinde söz sahibi olması gerektiğini defalarca ifade ettik ve irademizin bu yönde olduğunu açıkça ortaya koyduk.

“Suriye’de DEAŞ’la mücadelenin kesintisiz bir şekilde sürmesi gerek”

Her zaman hassasiyetle uyguladığımız konulardan biri, Suriye’de DEAŞ’la mücadelenin, DEAŞ’a yönelik mücadelenin kesintisiz bir şekilde sürmesi gerektiğidir. DEAŞ denilen bu katliam örgütünün, hiçbir şekilde kendisine alan bulamaması esastır. Aynı şekilde, hangi adı kullanırsa kullansın, hangi harfleri kullanırsa kullansın hiçbir terör örgütünün, burada hiçbir şekilde var olmaması gerektiğini temelindedir. Burada net uyarılarımızı açık şekilde yapıyoruz. 

“Tek Suriye, tek ordu’ ilkesine aykırı bir tutum almak, Türkiye ve Suriye açısından bir milli güvenlik sorunu ve tehdidi teşkil ediyor”

10 Mart Mutabakatı esasında son derece sade bir yöntemi içeriyordu. SDG’nin, içindeki Suriyeli olmayan PKK’larından arındığı ve terör faaliyetlerinden vazgeçtiği takdirde, SDG unsurlarının bireysel olarak, Suriye ordusunun bir parçası haline gelmesi ve 'tek Suriye’ ilkesi çerçevesinde bu entegrasyona yönelmesi durumunda, tüm bu sürecin çatışmasız şekilde çözülmüş olacaktı. Günün sonunda, havalimanlarının, gümrük kapılarının ve enerji bölgelerinin Suriye Devleti’ne devri de Suriye’nin kuzeyinde bir terör devletçiği kurmak isteyenlerin, bu yanlış yaklaşımdan vazgeçmelerinin somut göstergesi olacaktı. Bu konuda da sürekli olarak şunu ifade ettik: ‘Tek Suriye, tek ordu’ ilkesine aykırı bir tutum almanın hem Türkiye açısından bir milli güvenlik sorunu ve tehdidi olduğu, hem de Suriye açısından bir milli güvenlik sorunu ve tehdidi teşkil ettiği noktasında Türkiye ile Suriye’nin ortak düşündüğünü ifade etik.

“Sayın Şara tarafından yayımlanan ve Suriye’deki Kürt’lerin haklarını, kimliklerini garanti altına alan kararname son derece sevindirici”

Suriye Cumhurbaşkanı Sayın Şara tarafından yayımlanan ve Suriye’deki Kürt kardeşlerimizin haklarını, kimliklerini garanti altına alan kararnamenin son derece sevindirici olduğunu belirtmek isterim. Kararname, tam olarak okunduğunda, Suriye Kürtlerinin Suriye’nin ayrılmaz bir parçası olduğunu, dillerinin ve kültürlerinin güvence altına alındığını net bir şekilde ortaya koyuyor. Bazıları bu kararnameyi küçümsemeye çalışsa da unutulmamalıdır ki Esad rejiminin özellikle inkar ve yok sayma politikaları dikkate alındığında, Kürt kardeşlerimizin orada nüfus cüzdanı dahi yoktu. Şimdi bunun devlet düzeyinde bir kararnameyle garanti altına alınması ortaya konan irade beyanı açısından hem sevindirici hem de son derece önemlidir. İkincisi, Orta Doğu’da kimlik, etnik ve mezhep kavgalarının ne kadar acı sonuçlar doğuruyor. Belki de son 100 yıl içinde ilk defa çoğulculuğu benimseyen böyle bir kararname ortaya çıkmış oldu, Orta Doğu’daki devletlere bakıldığında, resmen o ülkede çoğulculuğun benimsendiğini ifade eden bir hukuki zemin oluştu. Elbette önemli olan eylemlerdir ancak sonuçta Kürt kardeşlerimiz için hukuki bir zemin ortaya çıkmıştır ve bunun takibi gerekmektedir. Bu konudaki hassasiyetlerimizi Suriye yönetimiyle paylaşıyoruz, Sayın Şara ve yönetimi de tek Suriye ilkesi etrafında bu konularda son derece hassas olduklarını ifade ediyorlar.

“Suriye’de ortaya çıkan son tabloyu bütün Kürtlerin, bütün Türkmenlerin ve bütün Arapların kazanımı olarak görmek lazım”

Tüm bu çerçevede, ne yazık ki 10 Mart Mutabakatı’na uyulmadığı için söz konusu herkesin bildiği askeri operasyonlar başlamış, 18 Ocak mutabakatıyla ise bir noktaya varılmış oldu. Bugün itibarıyla bir kez daha görüldü ki Suriye’de terör örgütleri ortadan kalktığında ve terör örgütlerine alan açan unsurlar bertaraf edildiğinde en çok kazananlar Suriye Kürtleri, Türkmenleri, Arapları ve diğer tüm gruplar oluyor. Dolayısıyla Suriye’de ortaya çıkan son tabloyu bütün Kürtlerin, bütün Türkmenlerin ve bütün Arapların kazanımı olarak görmek lazım. Eğer birileri herhangi bir yerde bir terör örgütünün kazanımını, bir etnik grubun kazanımı olarak sunuyorsa, burada son derece hastalıklı bir zihniyetin işlediğini ifade etmek lazım. Birilerinin çıkıp da ‘SDG’nin Kürtleri temsil ediyor’ gibi hastalıklı bir cümle kurması ile bir başkasının ‘DEAŞ’ın Arapları temsil ettiği’ gibi hastalıklı bir cümle kurması arasında hiçbir fark yoktur; bu sebeple terör örgütleri konusunda ilkesel bir tutum ortaya koymak şarttır ve gerçek kazanım, Suriye’de Kürt kardeşlerimizin, Türkmenlerin ve Arapların bu terör örgütlerinden kurtulmasıdır.

Açıkça beyan edilecek politik süreçlerin ve siyasal katılım süreçlerinin, hukuk temelinde sağlıklı işlemesine yönelik gayretlerin ortaya konulması, aynı zamanda kurumsal kapasitenin açık biçimde inşa edilmesi anlamına gelmektedir. Dolayısıyla SDG’nin ya da DEAŞ’ın kaybını, Kürtlerin veya Arapların kaybı gibi kodlayanların, gerçekte Kürt ya da Arap diye bir derdi olmadığı, sahadaki gelişmeler ve 10, 20, 30 yıllık tarihsel perspektiften bakıldığında çok net biçimde görülmektedir. Günün sonunda esas kazanımın, birincisi Suriye devleti tarafından Kürt kardeşlerimizin haklarını ve kimliklerini garanti altına alan kararnamedir.

“Bu sene, Davos toplantısından yansıyan mesajlar, son derece ilginç”

Bu sene, Davos toplantısından yansıyan mesajlar, son derece ilginç. Doğrudan küresel düzenin geleceğiyle ilgili olarak çok etkili mesajlar veriliyor. Ama belki de neoliberal düzenin, bu haliyle kapitalizmi savunanların, kendi içerisinde çelişkiye düştüğü en önemli zaman dilimlerinden bir tanesindeyiz. Uzun süre neoliberal ekonomik düzenin temsilcisi olan çevreler, bu düzenin sorunlarını bilmelerine rağmen bunu açıkça ifade edemiyorlardı. Bugün ise kamuya açık toplantılarda bu düzenin elitlerinin, neoliberal sistemin ikiyüzlülüğünü dile getirmeye çalıştıklarını görüyoruz. Bu durum, Cumhurbaşkanımızın yıllar önce dile getirdiği tespitlerin bugün adeta teyit edilmesi anlamına gelen son derece çarpıcı ifadelerin duyulmasına yol açmaktadır. Biz her zaman şunu söyledik: Bu düzen adına norm koyma yetkisini kendisinde görenlerin, önce bu normlara sadık kalması gerekir. Eksik de olsa Avrupa için geçerli gördüğünüz bir insan hakları veya hukuk devleti normunu Afrika ya da Asya için geçerli görmezseniz, bu bir gün tsunami etkisiyle gelir sizi vurur ve bununla yüzleşmek zorunda kalırsınız. Bugün Avrupa’daki bazı ülkeler, Grönland tartışmaları üzerinden seslerini yükseltirken, itiraz ettikleri uygulamaların aynısını Afrika’daki pek çok ülkeye yaptılar. Hatta bugün eleştirdikleri söylem ve girişimlerin benzerlerini daha bir ay önce Afrika’da bir ülkede darbe teşebbüsü yoluyla denemeye çalıştılar. Dolayısıyla, Avrupa’nın norm koyma kabiliyetini maalesef kaybettiğini gösteriyor.

Batı ittifakı kendisini yalnızca askeri bir yapı olarak değil, aynı zamanda değerler ittifakı olarak tanımlıyordu, ancak bugün bu değerler ittifakı olma vasfının nasıl çatladığını ve ortadan kalktığını açıkça görüyoruz. Bu bağlamda daha önce de ifade ettiğim gibi, İtalyan sosyalist düşünür Gramsci’nin 'Eski dünya ölüyor, yeni dünya doğamıyor; şimdi canavarlar zamanı' sözü, son derece açıklayıcıdır. Bu cümleyi yıllardır bu kürsülerden dile getiriyoruz ve bugün baktığımızda Davos’ta dahi bu düzenin elitleri tarafından en çok referans verilen ifadelerden biri haline geldiğini görüyoruz. Bu çerçevede, Kanada Başbakanı’nın konuşması da oldukça çarpıcıydı. 'Yeni düzen bir yama mı olacak yoksa bir mimari mi' sorusunu sordu, ancak yeni düzenin mimari olabilmesi için ne yeterli bir entelektüel tartışma, ne siyasi kapsayıcılık ne de uygun bir ortam bulunmaktadır, hatta bırakın mimariyi, bu düzene bir yama yapılabilme imkanının bile ortadan kalktığı, hiçbir yamayla meselenin çözülemeyeceği bir noktaya gelindiği net biçimde gözüküyor.

Biz, Cumhurbaşkanımızla birlikte G20 toplantılarına katıldığımızda, orada başka şeyler duyuyorduk, ardından BRICS, Şanghay İşbirliği Örgütü gibi ‘küresel güneyin kendisini ifade ettiği’ platformlardaki liderlerin konuşmalarına bakıyor, aradaki büyük farkı net şekilde görüyorduk. Ancak son Güney Afrika’daki G20 toplantısında itirazların neredeyse küresel güneyin itirazlarına çok benzemişti. Bu da dünyanın manyetik alanlarındaki değişimin, siyasi manyetik alanlarda da kendisini gösteriyor.

“İran’a yönelik herhangi bir dış müdahalenin karşısındayız, bu son derece yanlış olur”

İran konusunu çok yakından ve endişeyle takip ediyoruz. İran’a yönelik herhangi bir dış müdahalenin karşısındayız, bu son derece yanlış olur. Elbette İran’daki sorunları görmezden gelmiyoruz. Toplumsal ve devlet hayatında sorunlar var ama bunlar, kardeş İran halkının kendi dinamikleriyle çözülmelidir. İran köklü bir devlet, komşumuzdur ve İran halkı bizim için kardeş bir halktır. Dolayısıyla oraya dış müdahalenin son derece yanlış sonuçlar doğuracağını ve olmaması gerektiğini net bir şekilde ifade ediyoruz.

“Gazze, bir emlak değildir, Gazze, bir vatandır”

Gazze konusundaki gündemimiz her zaman esas gündemdir. Son kurulan Gazze Kurulu’nun yapacağı çalışmalar biraz önce MYK’da da ele alındı ve yakından takip edilecek. 1967 sınırları temelinde, başkenti Doğu Kudüs olan, entegre ve toprak bütünlüğüne sahip bir Filistin Devleti’nin kurulmalıdır. Bu gerçekleşmeden kalıcı barış mümkün değildir. Ayrıca son derece acımasız ve yanlış cümleler kuruluyor. Gazze, bir emlak değildir, emlak yaklaşımıyla değerlendirilecek bir toprak parçası değildir; Gazze, bir vatandır ve bunu yok sayan yaklaşımlar son derece vahşi ve barbar söylemler anlamına geliyor. "

Çelik’ten Özgür Özel’e yanıt

Ömer Çelik, daha sonra gazetecilerin sorularını yanıtladı.

Çelik, CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in “Kobani’ye Obama’nın talimatıyla yardım yapıldığı” yönündeki ifadelerinin gerçeği yansıtmadığını belirtti. O dönemde ABD Başkanı Barack Obama’nın Kobani’deki insani duruma dikkat çekmek amacıyla Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı aradığını ifade ederek, “Bu görüşmede herhangi bir talimat söz konusu değildir. Türkiye, bu aramadan çok önce insani yardım hazırlıklarını yapmıştı" dedi.

“Türkiye’nin Kobani’ye yardım iradesi ortaya koyduğu dönemde PKK’nın bu yardımları engellemeye çalıştığını” vurgulayan Çelik, “örgütün sivillerin yaşadığı insani dramı propaganda malzemesi hâline getirmek istediğini” söyledi. Çelik, Türkiye’nin bu engellemeleri aşacak yöntemler geliştirerek yardımları ulaştırdığını kaydetti.

DEM Parti’nin değerlendirmesine tepki

Çelik, DEM Parti yöneticilerinin Türkiye’nin Suriye’deki bazı terör örgütlerinin faaliyetlerine göz yumduğu ve Kürt sivillerin hedef alındığı yönündeki iddialarını reddederek, bu açıklamaların siyasi bir nitelik taşımadığını söyledi. 

“Soykırımcı bir hükümet tarafından eleştirilmek ya da yasaklanmak bir utanç değil, aksine onur nişanesidir"

İsrail basınında yer alan, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın da aralarında bulunduğu bazı Türk vatandaşlarına ülkeye giriş yasağı getirileceği yönündeki iddialara ilişkin “Soykırımcı bir hükümet tarafından eleştirilmek ya da yasaklanmak bir utanç değil, aksine onur nişanesidir” dedi.

“Sayın Cumhurbaşkanımıza ve Sayın Devlet Bahçeli’ye yönelik ifadeleri lanetliyoruz”

DEM Parti heyetinin bazı siyasi partilere gerçekleştirdiği ziyaretler ve İmralı heyetinin Cumhurbaşkanı Erdoğan’la görüşeceği yönündeki iddialara ilişkin de konuşan Çelik, “Sayın Cumhurbaşkanımıza ve Sayın Devlet Bahçeli’ye yönelik bu ifadeleri lanetliyoruz. Onların hukukunun korunması bizim kırmızı çizgimizdir ve bu kırmızı çizgi açıkça ihlal edilmiştir” ifadelerini kullandı.

AK Parti Suriye